türklük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türklük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2017 Perşembe

Türkiye Selçuklularının Yükselişi ve Devletin Kurumsallaşması

Türkiye Selçukluları

1071 yılında Bizanslılara karşı kazanılan Malazgirt zaferinin ardından Anadolu içlerine yapılan akınlarda bir çok Türk devleti kuruldu. Selçuklu hanedanından gelen Türkiye (Anadolu) Selçuklu Devleti bunlar içerisinde en önemlisi olarak 200 yılı aşkın süre hüküm sürmüştür. Prof. Dr. Mehmet Ersan, Osmanlı Devleti öncesi aynı coğrafyada hüküm süren Türkiye Selçuklularını 3 makaleden oluşan yazı dizisiyle anlatıyor. Bu makalede serinin ikincisi olarak Türkiye Selçuklu Devleti'nin kurumsallaşması ve yükseliş meselesi ele alınmaktadır.
BEYAZ TARİH \ MAKALE

Yükseliş Süreci


1071 yılında elde edilen Malazgirt zaferinin üzerinden henüz on yıl bile geçmeden Kutalmışoğlu Süleymanşah Kuzey Batı Anadolu’nun çok büyük bir bölümüne hâkim olmuş ve Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurup kısa süre içinde Bizans İmparatorluğu’nun iç işlerine müdahale edebilecek düzeyde bir askerî ve siyasî güç elde etmişti. Fakat önce onun Büyük Selçuklulara karşı giriştiği hâkimiyet mücadeleleri esnasında hayatını kaybetmesi, ardından da I. Haçlı Seferi’nin yarattığı olumsuz koşullar, Türkiye Selçuklularının siyasî anlamda bir krize girmelerine neden oldu. Hâkimiyet yıllarının önemli bir kısmını Haçlılarla mücadeleye harcayan ve Mateos’un, ölümü vesilesiyle kendisinden söz ederken, “Hıristiyanlar onun için büyük matem tuttular. Çünkü o her bakımdan çok iyi ve tatlı bir zattı” diye hayıflandığı I. Kılıçarslan tarafından devlet yeniden toparlansa da, Büyük Selçuklular karşısında bir türlü etkili olunamaması, Türkiye Selçuklularını yeniden yıkımın eşiğine getirdi. Fakat bu durum uzun sürmedi. Kılıçarslan’ın ardından hükümdar olan Şahinşah’ın dönemi, Türkiye Selçukluları açısından yeni bir yükseliş devrinin ateşleyicisi olacaktı. 
Sultan Kılıçarslan’ın ölümünü fırsat bilerek Selçuklulara karşı saldırıya geçen ve Anna Komnena’nın kayıtlarına bakılırsa “yeni doğmuş çocukları bile kaynar su kazanlarına atmaktan” bile çekinmeyecek düzeyde bir vahşet sergileyen Bizanslılara karşı kararlı bir direniş refleksi ortaya koyan Şahinşah zamanında Türkiye Selçukluları, kendilerini bölgesel bir güç haline getirecek olan sürecin tohumlarını attılar. Nitekim kayınpederi Danişmendli Emir Gazi’nin desteğiyle kardeşi Şahinşah’ı alaşağı eden ve ilk dönemlerinde kayınpederinin gözle görülür etkisi altında olan İzzeddîn Mesud’un dönemi, Türkiye Selçuklularını zirveye çıkaracak olan yolun taşlarının da döşendiği bir devir olarak tarihe geçti.
Hâkimiyetinin ilk dönemlerinde kayınpederinin güdümünde olsa da onun 1134 yılında vefat etmesinden sonra devlet üzerindeki Danişmendli sultasını kıran Sultan Mesud, kıvrak zekâsı ve siyasî pragmatizmi ile devleti ayağa kaldırmayı başarmış, Türkiye Selçuklularını güçlü bir devlet haline getirmişti. Zaman zaman ittifak edip zaman zaman mücadele ederek denge politikası takip ettiği Bizans İmparatorluğu’na karşı güçlü bir siyasî tavır benimsemiş, aldığı askerî ve siyasî tedbirlerle İmparator’un Türkleri Anadolu’dan sürme planlarından nihaî olarak vazgeçmesine giden süreçte önemli adımlar atmıştı. Ortaya koyduğu idare anlayışı ile tebaasını memnun ediyor, Müslim ve gayrimüslim herkesin gönlünü kazanıyordu. Örneğin onun döneminde Beyşehir gölündeki adalarda Selçuklulara bağlı olarak yaşayan Hıristiyanlar, Sultan’ın idaresinden memnun oldukları için,  bütün vaat ve çağrılarına rağmen Bizans İmparatoru II. Ioannes’in yanında yer almadılar. Hatta “bunlar akıllarını yitirmişçesine davrandılar: İmparatora küfürler savurdular. İmparatora açıkça karşı koydular”. Mesud döneminde Türkiye Selçukluları II. Haçlı Seferi’nin önünde bir set oluşturmuş, 1147 yılında Anadolu’ya yönelen Haçlı ordularını perişan ederek İslâm dünyasında meydana gelmesi muhtemel büyük bir yıkımın önüne geçmişlerdi. Selçukluların bu büyük başarısı ile Anadolu’nun artık “Romania” değil, “Türkiye” olduğu da tescil edilmişti.   
Kendisini “Türk, Ermeni ve Süryânîlerin büyük sultanı” veya “Rum, Ermeni, Frenk ve Şam memleketlerinin büyük sultanı” şeklinde tanımlayan II. Kılıçarslan’ın hâkimiyet dönemi (1155-1192), Türkiye Selçuklularının dış politika anlamında ciddî tehlikelere maruz kaldığı ve egemenlik mücadelesi verdiği bir dönem oldu. Başta Danişmendliler olmak üzere, Bizans’ın desteğini alan bölgedeki Müslüman-Türk siyasî teşekküller, kendilerine karşı bir ittifak tesis ettikleri Selçuklulara karşı Anadolu’da bir varlık sahası elde etmeye çalışıyorlardı. Fakat Sultan siyasî zekâsı ile devleti açısından tehdit oluşturabilecek olan bu durumun önüne geçmeyi başardı. Önce İstanbul’a giderek İmparator’un kendisine karşı birlik oluşturan Müslüman hükümdarlar ittifakından el çekmesini sağladı, ardından da bunları birer birer ortadan kaldırdı.
Sultan Kılıçarslan’ın kendisine karşı birlik oluşturan Türk ve Müslüman hükümetlerin hakkından gelerek kısa süre içerisinde Anadolu’da siyasî birliği tesis etme yolunda büyük adımlar atması İstanbul’u endişelendirmişti. Selçuklu karşıtı ittifaktan çekilerek müttefiklerin zayıflamasına sebebiyet vermekle kendi siyasî tutumu açısından nasıl bir hata yaptığını fark eden İmparator, Bizans tarihinin gördüğü en büyük ordulardan birini hazırlayarak harekete geçti. Tabir yerindeyse kendi eliyle Anadolu’yu kendilerine ikram ettiği Selçuklu Türklerinin hakkından gelecek, onları yarımadadan sürerek bölgeyi yeniden Bizans egemenliğinin altına sokacaktı. Planı buydu. Fakat işler planlandığı gibi gitmedi ve Selçuklular kalabalık Bizans ordusunu 1176 yılında Myriokephalon’da ağır bir bozguna uğrattılar. Tarihlerin, Malazgirt zaferinin ardından Selçukluların Bizans İmparatorluğu karşısında elde ettiği en büyük başarı olduğunu kaydettiği bu galibiyet, Selçukluların, Anadolu’nun yerli unsuru olduğunu kesin bir biçimde tescil eden çok önemli bir kazanımdı. Bu zafer ile birlikte Anadolu’daki siyasî ibre bir daha değişmemek üzere Türklerin lehine dönmüş, Bizanslıların, Türklerin Anadolu’dan çıkarılmasına yönelik istekleri gerçekleşmesi imkânsız bir hayal haline gelmişti. Bu olağanüstü zaferin ardından Bizans İmparatorluğu Selçuklu Türkleri karşısında geri çekilecek ve onlar karşısındaki siyasî tutumunu mevcut topraklarını muhafaza etmeye çalışmak olarak yeniden oluşturacaktı.     
II. Kılıçarslan Bizanslılara karşı elde ettiği Myriokephalon zaferi ile Türkiye Selçuklu iktidarını oldukça güçlü bir zemine kavuşturmuş olsa da, onun 1186 yılında ülkenin idaresini kadim Türk geleneği çerçevesinde 11 oğlu arasında paylaştırması devletin çalkantılı dönemler geçireceği bir aşamaya sürüklenmesine neden oldu. Kılıçarslan’ın hâkimiyet döneminin son yıllarına karşılık gelen bu çalkantılı evreye rağmen, Kudüs’ü ele geçirmek maksadıyla tertip edilen III. Haçlı Seferi ordularına 1190 yılında ağır kayıplar verdirilmiş ve genel anlamıyla Kılıçarslan’ın dönemine rengini veren genişleme ve gelişme karakteri muhafaza edilebilmişti. 
Babalarının vefatında sonra tahta çıkan kardeşi I. Keyhüsrev’i alaşağı ederek Selçuklu sultanı olan II. Süleymanşah’ın hâkimiyet dönemi, adeta Kılıçarslan’ın attığı temeller üzerine yükselen duvara yeni tuğlaların eklendiği bir zaman dilimi oldu. Bu dönemde ülke içerisinde siyasî bütünlük tesis edilmiş, ülke sınırları Kılıçarslan dönemindeki sınırları aşmış ve bütün bunlardan daha da önemlisi, taht kavgalarının önüne geçilebilmesini temin edebilecek yeni bir sistem arayışına gidilerek ülke idaresinin şehzadeler arasında pay edilmesi geleneğine son verilmişti. 
Süleymanşah’tan sonra kısa süre henüz çok küçük olan oğlu III. Kılıçarslan’ın sultanlık ettiği Selçuklu iktidarı, ileri gelen devlet adamlarının Keyhüsrev’i ikinci kez tahta çıkarmaları ile yeni bir atılım sürecine girdi. 1207 yılında Antalya’yı fetheden Selçuklular, Akdeniz’de bir liman kentine sahip oldular ve bu şekilde büyük ticari imkânlardan faydalanmaya başladılar. Venedik ve Kıbrıs ile yapılan ticari anlaşmalar, Selçuklu ülkesinde zarara uğrayan tacirlerin zararlarını karşılamayı amaçlayan bir tür sigorta sisteminin kurulması ve Anadolu’nun da bir parçasını teşkil ettiği ticari güzergâhların hareketlenmesi, Türkiye Selçuklularının ekonomik anlamda büyük kazanımlar elde etmesini sağladı. Bununla birlikte kısa süre içerisinde önemli başarılar elde eden Keyhüsrev Selçuklu tahtında uzun süre kalmayacak, 1211 yılında, 1204’de İstanbul’un Latinler tarafından işgal edilmesinden sonra İznik’te bir hanedan tesis etmiş olan Laskarislere karşı giriştiği mücadelede şehit düşerek yerini Keykavus’a bırakacaktı. 
Sultanlık sancağını devralan I. Keykavus (1211-1220), Selçuklu iktidarını daha yüksek noktalara taşıdı. 1214 yılında Sinop’u fethederek Selçuklulara Karadeniz’e açılan yeni bir liman kazandıran Keykavus, kısa süren saltanatı esnasında önemli işler başarmakla birlikte, 1218’de gerçekleşen Haleb seferinin başarısızlığından sorumlu tuttuğu devlet adamlarını bir eve kapatıp yaktırarak öldürdükten kısa bir süre sonra kapıldığı vicdan azabının da etkisiyle hayatını kaybedecek ve yerine Alâeddîn Keykubad geçecekti. Moğol istilasının Anadolu’nun kapılarına dayandığı bir dönemde tahta çıkan Sultan Alâeddîn, siyasî zekâsı ile Selçukluların uzun denilebilecek bir süre daha kudretli olmanın nimetlerinden faydalanmayı sürdürmesini temin edecekse de, tahta çıktığı dönemin genel durumundan dolayı belki de başka bir zaman olsa yapabileceklerinin çok büyük bir kısmını yapmaya güç yetiremeyecekti.  
Türkiye Selçuklularına her anlamda en parlak dönemlerini yaşatan Alâeddîn Keykubad talihsiz bir hükümdardı. 1220 ve 1237 yılları arasında, yirmi yıla yakın bir dönem devleti büyük bir başarı ile yönetse de, iktidarının kökleşmesi ve egemenlik sahasının daha geniş bir alana yayılması gibi esas meselelerden ziyade, Selçuklu varlığı açısından hayatî bir tehdide dönüşen Moğol ilerleyişine karşı nasıl tedbir alınabileceği sorununa odaklanmak zorunda kalmıştı. Bütün enerjisini buna harcadı. Kapsamlı bir inşâ, imalat ve tadilat faaliyetine girişen Sultan, Konya, Sivas ve Kayseri gibi merkezlerin kale ve surlarını adeta yeniden bina ederken Erzincan, Amasya ve Malatya gibi birçok merkezin de saldırılara karşı berkitilmesini sağladı. Tüm bunlarla meşgul olurken belki de Akdeniz’in en güzel kalesi olan Kalonoros’u (Alaiye) da fethetmiş ve buradaki tersaneyi ikmal ederek bir donanma merkezine dönüştürmüştü. Bu sırada etki alanları daralmış olup manevra kabiliyetleri sınırlanan 24 devlet adamını kendisine karşı suikast hazırlığı içerisinde oldukları için etkisiz hale getirmiş, Ermenilerden gelebilecek tehditlerin önüne geçebilmek için Kilikya Ermeni Krallığı’nın hareket kabiliyetini budamış ve bu şekilde hem iç politikada hem de dış politikada güçlü ve otoriter bir tavır ortaya koymuştu.
Sultan Alâeddîn’in başarıları bu kadarla sınırlı değildi. Bir yandan ülkesinin doğu ve güneydoğusunda fetihler yapmak ve savunma tertibatı almak için birlikler görevlendirirken, diğer yandan da Kırım’a bir donanma sevk ederek Selçuklu egemenliğini denizaşırı bir ülkeye taşıma başarısını göstermişti. Fakat hükümdarın göz dolduran başarıları ve giderek artan gücü karşısında endişelenenler de vardı. Kendi şahsî çıkarlarını devletin bekâsının önünde tuttukları görülen bu gibi kimseler, Sultan Alâeddîn’e daha fazla tahammül edemediler. Mutlak iktidara sahip bir sultanın kendi şahsî çıkarları için tehdit olduğunu düşünen, giderek bütün etki ve etkinliklerini yitireceklerini gören bazı bencil devlet adamları tarafından organize edilen bir suikast ile zehirlen Sultan şehit edildi. Genç sayılabilecek bir yaşta katledilen Sultan Alâeddîn Keykubad’ın devri Türkiye Selçuklularının en parlak dönemi olmakla birlikte, aynı zamanda son parlak dönemiydi. Onun ölümünden sonra devlet bir daha toparlanamayacak, 1243 yılında Moğollar karşısında yaşanan Kösedağ bozgunundaki utanç verici hezimetin ardından da Türkiye Selçukluları son derece trajik bir çöküş sürecine sürüklenecekti.                   

Kurumsallaşma Süreci


Türkiye Selçuklu Devleti, ortaçağın Türk-İslâm siyaset anlayışı içerisinde ortaya çıkmış bir devlet olup Büyük Selçukluların siyasal ve sosyokültürel halefiydi. Dolayısıyla, Türkiye Selçuklu kurumsallaşmasının, aynı zamanda Büyük Selçuklu kurumsallaşmasını da etkileyen ve Samanîler, Gazneliler ve Abbâsîler gibi geleneksel İslâm devletleri tarafından temsil edilen kurumsallaşma eğilimine mensup olduğu söylenebilir. Türkiye Selçukluları, kuşkusuz erken dönemlerden itibaren coğrafi özellikleri ya da hâkimiyet sahaları açısından kendine özgü bazı uygulamalara sahip olmakla birlikte, devlet teşkilatında model olarak önemli ölçüde Büyük Selçukluları benimsemişlerdi. Öyle ki, Moğol istilasının sosyal, siyasal ve ekonomik anlamda Selçukluları felç ettiği ve devlet mekanizmasında birtakım farklılaşmalara neden olduğu geç dönemde bile Büyük Selçuklu etkisi Anadolu’da yaşamaya devam ediyordu.    
Selçukluların, Selçuk Bey’in torunu ve Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’ın soyundan gelen kolunu temsil eden Türkiye Selçukluları tarafından kurulan devlet yapısının merkezî noktasında, tıpkı diğer Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi hükümdar bulunuyordu. Esasen Sultan I. Kılıçarslan döneminde sistematik bir yapıya bürünüp yaygın olarak kullanılmaya başlanmış olmakla birlikte, devletin kurucusu Süleymanşah’tan itibaren geleneksel hâkimiyet alametlerinin önemli bir kısmını da kullanan Türkiye Selçuklu hükümdarları “sultan” olarak anılıyor ve biliniyorlardı. Siyasî iktidarı uhdesinde bulunduran sultanın yanında, söz konusu iktidarın pratikteki uygulamasını icra edip idarî, askerî ve adlî işleri yürüten bürokratlar bulunuyor, böylece siyasî iktidar tavandan tabana doğru yayılıyordu. Hükümdarın etrafında örgütlenen yönetim mekanizması erken dönemlerde boy beylerinin etkisi altında olsa da, daha sonraki dönemlerde gulâm mekteplerinde yetiştirilen İranlı bürokratlar tarafından işletilecekti. Bunun yanında zaman içerisinde sultanlık makamı da her geçen gün daha güçlü, karmaşık ve gelişmiş bir hatta doğru ilerleyecek, Moğol istilasına kadar sistemli bir biçimde devam eden bu siyasal tekâmül, giderek daha fazla hâkimiyet alameti ile de desteklenen resmî bir protokol oluşmasına zemin hazırlayacaktı.   
Sultan Süleymanşah ile birlikte Anadolu’ya gelerek devletin kuruluş ve gelişimi esnasında belirleyici bir rol oynayan Türkmenler, erken dönemlerde devletin dayandığı en önemli unsuru teşkil etmekteydiler. Oğuz beyleri de üst yönetimde ağırlıklı idi. Fakat zaman içerisinde devletin kurumsallaşması ile bu ağırlık oranı değişmeye başladı. Ülke sınırlarının genişlemesi, yeni topraklarda hâkimiyet tesis edilmesi ve bu toprakların gerek asayişinin sağlanması gerek idarî ve malî idareleri ile ilgili gereksinim, eğitimli kadrolara ihtiyaç duyulması sonucunu doğurmuştu. Söz konusu ihtiyaç, devlet idaresine Türk olmayan unsurların da dâhil edilmesini gerekli kılmıştı. Yine yerleşikleşme ve yerleşik toplulukları kontrol altına alma gibi Türklerin esas itibarıyla yabancı oldukları sosyopolitik deneyimler, devletin bu anlamda da bir dönüşüme uğramasını zaruri hale getiriyordu. Daha önce Büyük Selçuklularda da yaşanmış olduğunu bildiğimiz idarî değişme sürecinin bu şekilde başlamış olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim devletin kurulmasından bir süre sonra eğitimli İranlıların Selçuklu devlet memurluklarında görülmeye başlanması ve özellikle Moğol istilası esnasında Anadolu’yu hedef alan göçler sonucunda Konya, Kayseri ve Sivas gibi önemli merkezlerde hatırı sayılı bir İranlı nüfusunun oluşması ve bunların zamanla devlet yönetiminde ağırlıklı bir konuma erişmeleri de bu durum ile yakından ilgilidir.
Türkiye Selçuklu bürokrasisinin sosyal anlamda çeşitlenmeye başlaması, bir yandan Selçuklu tebasının gayri-Türk ve gayri-Müslim unsurlarını yönetime dâhil ederek yönetimde çoğulculuğu temin etse de, diğer yandan Türklerin devlet kademelerinden uzaklaşması gibi bir sonucu doğurması açısından ilginç bir deneyimdi. Süleymanşah ile birlikte Anadolu’ya gelerek devlet kuran Türkmen beylerinin torunları, sistematik bir biçimde idarî kadrolardan uzaklaşmak zorunda kalıyorlardı. Bunun nedeni, her ne kadar “daha liyakatli” oldukları ya da işleri yürütecek eğitime sahip oldukları düşünülen Türk dışı unsurların sayıca artması olarak gösterilebilecekse de, esasında çok daha temel ve siyasal istikrar ile ilgili bir duruma işaret ediyordu. Devletin kurucusu olan Türkmenler, Selçuklu sultanına sadık olmakla birlikte, pek çok nedenden hareketle siyasî iradeye başkaldırma potansiyeline sahiptiler. Tahta geçmesi gerektiğine inandıkları bir şehzade ile hareket ederek merkezî hükümete isyan etmeye teşebbüs edebilir, sultanın düşmana karşı yürüttüğü bir siyaseti uygun bulmayarak itaatten çıkabilirlerdi. Bu açıdan değerlendirildiği zaman, onların, her şeylerini hükümdara borçlu olan farklı tebalara mensup (ve özellikle de gulam kökenli olan) diğer bürokratlara nazaran çok daha tehlikeli idiler. 
Türkiye Selçuklularının devlet kadrolarında yaşanan bu dönüşüm, sadece bürokrasi ile sınırlı kalmamıştı. II. Kılıçarslan döneminden itibaren, devletin kuruluş aşamasında ve erken dönemlerinde boy beylerinin liderliği altındaki Türkmenlerden meydana gelen ordu da söz konusu dönüşümden nasibini almıştı. Özellikle 1176 tarihinde meydana gelen Myriokephalon savaşı ve bu savaşı takip eden süreçte ortaya koydukları tutum dolayısıyla Türkmenler gözden düşmeye başlamış, Türkmenlerin dışında, gulâmlardan oluşan bir ordunun teşekkülüne gayret gösterilmişti. Bu şekilde tıpkı bürokraside olduğu gibi Türkiye Selçuklu ordusunda da çeşitlenme başlamış ve askerî teşkilat, gulâm ve iktâ birlikleri gibi daimî kuvvetler ile birlikte tabî hükümet kuvvetleri, ûc birlikleri, gönüllüler ve gerekli görülen durumlarda geçici olarak istihdam edilen ücretli askerlerin meydana getirdiği kara ordusu ile donanmadan meydana gelen yeni bir biçime kavuşmuştu. 
Sultanın şahsında tecessüm eden merkezden hareketle giderek genişleyen bir daire biçiminde piramit manzarası arz eden ve süreç içerisinde Türklerin etkinliklerini yitirerek yerlerini İranlı memurlara bırakmaya başladığını gördüğümüz idarî mekanizma, kuşkusuz bazı daire türü yapılardan meydana geliyordu. Devlet işlerinin görüşüldüğü ve karara bağlandığı merkez teşkilatı çerçevesinde ele alınması gereken bu yapılar; dîvân diye anılan ve belki de günümüz siyasetinde bakanlık denilince akla gelmekte olan şeyi karşılayan ve devamlı bir işbirliği içerisinde çalışan merkezlerdi. Ekonomik ve askerî konular başta olmak üzere, devlet idaresinin sorunsuz bir şekilde yürütülmesi için gerekli faaliyetleri yürüten bu merkezler (dîvânlar), Büyük Selçuklulardaki Dîvân-ı A’lâ’nın kurumsal karşılığı olup aynı isimle anılmasının yanında Dîvân-ı Saltanat ve Dîvân-ı Saray-ı Saltanat denilen büyük dîvâna bağlı olarak faaliyet gösterirlerdi. Bir tür bakanlar kurulu olarak nitelendirilmesi mümkün olan Dîvân-ı Saltanat, aralarındaki işbirliğini ve iş bölümünü organize ettiği diğer dîvânların denetimini yapar, sultan ile idare mekanizması arasındaki hayatî halkayı meydana getirirdi. Bir yandan sultandan devraldığı siyasal otoriteyi kurumlar arasında bölüştürür, diğer yandan da tebaanın sorunlarını idarî kurumlar üzerinden sultana taşırdı.

kaynak http://www.beyaztarih.com/

20 Ocak 2017 Cuma

Büyük Selçuklu Devleti

BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ
Selçuklu İmparatorluğu’nun bundan önce gayet kısa şekilde gözden geçirdiğimiz Türk devletlerinden daha fazla ve daha başka önemi mevcuttur. Selçuklu İmparatorluğu, bir defa dünya tarihine fazlaca tesir eden imparatorluklardandır. Sonra Selçuklular, Osmanlı devletinin kurulmasına yol açmaları bakımından mutlaka tetkike değer. Şayet Büyük Selçuklu İmparatorluğu kurulmasaydı, Anadolu Türkleşemez ve bu ikinci vatan üzerinde bir takım irili ufaklı Türk devletleri arasında Osmanlı devleti de kurulmazdı.
Dünya tarihinde Türkler kadar fazla sayıda devletler kuran bir kavim daha gösterilemez. Türk devletlerinin bir kısmı anayurt Orta Asya’da, bir kısmı da anayurt dışında kurulmuştur. Gelip geçmiş bir çok Türk devletleri arasında Asya’daki Hunların, Gök Türklerin, Selçukluların, Osmanlıların gerek milli gerekse umumi tarih bakımından önem ve tesirleri diğer Türk devletlerininkinden üstündür. Dünya tarihinin cereyanı üzerinde müessir olmuş bu Türk devletleri, aynı zamanda gelip geçmiş dünya imparatorlukları içinde de büyüklükleri ile nazarı dikkati celbederler.
Anayurt dışına taşan ve batı istikametinde göç eden Türkler, Hazar denizinin kuzeyi ile birde güneyini takip etmişlerdir. Hazarın güney yolunu İran’daki Sasani devleti asırlarca kapatmış olduğundan Türkler, Sasani devleti yıkılıncaya kadar hep Hazar’ın kuzey yolunu takip etmişler, Güney Rusya, Balkanlar ve Orta Avrupa’ya kadar ilerlemişlerdir. Bu yolu takip edenler geniş topraklara yayılarak Hıristiyan unsurlar arasında nüfusca kesafet tesis edemediklerinden zamanla milliyetlerini kaybederek onların arasında eriyip gitmişlerdir. Fakat güney yolunu takip edenlerin akıbeti böyle olmamış, Türk kavmi için yeni vatanların teessüs etmesini sağlamıştır.
İşte güney yolunda büyük çapta ilerlemede önderlik eden ve Türklüğe yeni bir vatan kazandırıp, Orta Asya dışında en uzun ömürlü ve şanlı bir Türk devletinin kurulmasına yol açan Selçukluların bu bakımdan mutlaka tetkiki gerekir. Denebilir ki, anayurt dışında Türklük için milli tarih safhası Selçuklularla açılmıştır.
Bu arada, şurası da calibi dikkattir ki, Selçuklular da, Osmanlılar da, hatta İç Asya’daki Gök Türk imparatorluğunu kuranlar da Türklerin “Oğuz” şubesindendir. O halde Türk tarihindeki devamlılığın temin ve tesisinde Oğuzların diğer Türk şubelerine üstünlükleri barizdir.
Selçuklulara gelinceye kadar kurulmuş olan muhtelif Türk devletlerinde göçebelik, esas vasfı teşkil ederken, bu vasıf Selçuklularda yerleşik hayat vasfından geride kalmıştır. Anadolu Selçuklularından ve ondan sonra gelen Osmanlılarda ise göçebelik vasfı devlet çapında silinerek yerini yerleşiklik vasfına terk etmiştir.
Selçuklu devletini kuran Oğuzlar, bu büyük devletin kuruluş safhasında tekaddüm eden hazırlık devrelerini Maveraünnehir’de geçirmişlerdir. Dandanakan meydan muharebesinde  (1040) kazanılan zaferle, Selçuklu devleti birdenbire ortaya çıkıp kendisini gösterince, devletin merkezi sıkleti daha ziyade İran’da toplanmıştır. 1071 de Bizanslılara karşı kazanılan Malazgirt zaferinden sonra ise Türklüğün mukadderatı Anadolu’ya kayıp, asırlarca bu topraklara bağlı kalınmıştır.
Selçuklu imparatorluğu tarihinin Başlangıç Devri, hanedana ve devlete adını veren Selçuk’un babası Dukak’ın İslam ülkeleri dışında bir Türk hükümdarı Yabgu’nun maiyetinde bulunduğu zamandan başlar ve Dandanakan meydan muharebesi ile biter. Bu devre, hemen hemen bir asır kadar devam etmiş, Selçuklu ailesinin etrafında bulunan ve zamanla teşkilatlanıp gelişen bu topluluk, devletin kuruluş safhasına rastlıyan zamanda yarı müstakil bir hüviyet taşımıştır. Tuğrul bey idaresindeki Selçuklu kuvvetleri Gazneliler hükümdarı Sultan Mesud’un ordusunu 1040’da Dandanakan’da mağlûbedince Selçuklu devleti müstakil hüviyetiyle ortaya çıkmakla kalmamış, Türkler içinde yeni ufuklar açılmıştır. Selçuklu imparatorluğu teşekkül edince, Müslüman Oğuzlar yeni zaptedilen ülkelerden İran ve Azerbaycan’a göç etmeye başlamışlardır. Selçukluların büyük hükümdarlarından Alp Aslan’ın Bizans imparatoru Romanos Diogones’i Malazgirt harbinde (26 Ağustos 1071) büyük bir mağlubiyete uğratması, Türklere Anadolu yolunu açtığından Türkler büyük kütleler halinde Anadolu’ya akmıştır. Anadolu toprakları Ege ve Marmara denizi yakınlarına kadar zaptedildikçe Türkler bitip tükenmek bilmeyen dalgalar halinde Anadolu’ya gelip yerleşmişlerdir. Böylece Anadolu çabucak bir Türk vatanı haline gelivermişti.
Büyük Selçuklu sultanı Alp Arslan’ın ölümünden sonra yerine geçe oğlu Melikşah (1072-1092) zamanı Selçuklu imparatorluğunun en parlak devridir. Melikşah zamanında Selçuklu imparatorluğu toprakları Seyhun boylarından Ege denizi yakınlarına, Hicaz topraklarından Kafkasya’ya kadar uzanıyordu. Bu büyük imparatorluk;
a- Selçuklu hanedanından hükümdarlar,
b- Selçuklu hanedanından olmayan Türk hükümdarlar,
c- Başka soydan hükümdarlar tarafından,
büyük Selçuklu sultanına tabi olarak idare edilmekteydi. Hatta büyük sultana tabi hükümdarlara bağlı, yani ikinci hatta üçüncü derece hükümdarlar bile mevcuttu. Bu kademeli hakimiyet sistemi, büyük Selçuklu imparatorluğunun saltanat kavgaları ile çabucak sarsılıp yıkılmasına sebep olmuştur. Mamafih, Anadolu, Irak ve Kirman Selçukluları devletlerinin taazzuv ve yaşamaları da mevzubahis kademeli hakimiyet sisteminin bir neticesidir.
Selçuklu imparatorluğu en geniş halini muhafaza ettiği devrede, yarı müstakil vaziyetteki tabi hükümdar ve prenslerin taht kavgasına kalkışmaları yüzünden şiddetle sarsıldı. Son hükümdar sayılan Sultan Sancar’ın (1117-1157) uğraşmaları Melikşah’ın ölümünden sonra baş gösteren ayrılık temayüllerini tamamen ortadan kaldırmaya kifayet etmedi. Nihayet onun 1157’de ölümü ile imparatorluk parçalandı.

Türk tarihi 2

MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETLERİ
Türklerin İslamiyet’i kabulleri, İslam dini ve İslam devletleri için büyük bir kuvvet kaynağı teşkil edip İslamiyet’e yeni ufuklar açtığı gibi; İslamiyet de Türk kavmi için yeni ve bambaşka ufukların açılmasına sebep olmuştur. Türkler, kendilerinden de pek çok şeyler kattıkları İslam medeniyeti çerçevesi dahilinde yüzlerini eskisi gibi doğuya ve güney istikametine değil, batıya, yani Ön Asya'ya çevirmişlerdir. Türkler İslamiyet’ten önce büyük devletler kurdukları zaman Çin'e doğru genişlemeyi gözetirken, İslamiyet’i müteakip Çin'e doğru uzanmayı bırakmışlardır. Bu hal, Çin ile Türklerin birbirlerine mütekabil tesirlerini de ziyadesiyle azaltmıştır. İslamiyet, Türklerin, umumiyetle İç Asya'da devlet kuran bir kavim halinden çıkmasına da amil olmuştur. Tabi bu mühim neticelerin ortaya çıkması için, İslamiyet’i kabullerinin üzerinden bir iki asırlık zamanın geçmesi icap etmiştir.
İslam Araplar Türklerle ilk defa Halife Ömer zamanında temasa gelmişlerdir. Arap orduları İran'daki Sasani devletini Yıkarak Horasan'ın doğu hudutlarında Türklerle temasa geldikleri sırada, Gök Türk devleti Çin entrikalariyle sarsılmış vaziyette son günlerini yaşıyordu.
Araplar Sasani devletini Yıkarak İran'ı istilalarını müteakip bu memleketi 10-15 sene zarfında İslamlaştırarak kendi taraflarında iyice kazanınca daha esaslı şekilde Türk ülkelerini istilaya kalkışmışlardır. Araplardaki istila hırsı ile, Türklerdeki istiklal aşkı, yarım asır devam eden Türk-Arap mücadelesine sebep olmuştur. Bu mücadele ve temaslar neticesi Türkler, yavaş yavaş İslamiyet’i kabule başlamışlardır. Bilhassa Abbasi halifelerinin Türklere karşı iyi muameleleri ve Türk ırkının eşsiz hasletlerini tanıyarak onlara gereken önem ve mevkii vermeleri, Türklerin, hem kütle halinde İslamiyet’i kabullerinde; hem de İslam medeniyetine her bakımdan değerli hizmetler ifa etmelerinde amil olmuştur.
Abbasi halifelerinin Türklere karşı iyi davranmaları ve onları tanımaları bazı halifelerin Türklerden hassa ordusu teşkil etmelerine, Türklerin Bağdat’ta mühim mevkileri ellerine geçirmelerine ve yavaş yavaş İran üzerinden Irak’a doğru göç edip yerleşmelerine yol açmıştır.
Türkler Bağdat’ta nüfuz sahibi bulundukları sırada Horasan ve Maveraünnehir’de mühim eyaletlerin valiliklerine tayin edilmekte idiler. Türklerin eyalet valiliklerine tayinleri Abbasilerin zayıf zamanlarında çeşitli Türk devletlerinin kurulmaları ile neticelenmiştir. Böylece Türkler Abbasi imparatorluğu yıkılmadan ilk Müslüman Türk devletlerini kurmuşlar, daha sonra da Abbasi halifeliğinin koruyucusu ve yaşatıcısı olmuşlardır.
Türkler İslâmiyet’i kabul ettikten sonra ilk Müslüman Türk devletleri Horasan ve Maveraünnehir’de, yani daha ziyade anayurtta kurulmuştur. Bunlar kuvvetlendikçe nüfuz ve hakimiyet sahalarını en çok batı ve güney istikametinde genişletmişleridir.
Maveraünnehir’de kurulan Samanoğulları, Karahanlılar, Gazneliler, Mısır’da kurulanlar ise Tulunoğlulları, Ihşitlerdir. Daha sonra ise Maveraünnehir, İran ve Hazar denizi civarında Harizmşahlar, Selçuklular, Timurlular; Mısır’da da Kölemenler ve Eyyubiler devlet kurmuşlardır.
Müslüman Türk devletlerinin en eskisi olan Samanoğlulları devleti (874-999) Maveraünnehir ve Horasan’a hâkim olmuştur. Samanoğlulları devletinin teşkilatı daha sonra kurulan Müslüman Türk devletlerine ilk örneği vermiştir. Samanoğullarının yıkılmasında en baş rolü oynamış olan Karahanlılar devleti ( 932-1212) halkının ve hükümdar ailesinin tamamen Türk olması bakımından Samanoğullarından daha ziyade Türk tarihi bakımından önemlidir. Karahanlılar’ın Maveraünnehir’den başka Çin Türkistanı’na da sahibolmaları, İslamiyetin Türkler arasında doğu istikametinde yayılmasına da amil olmuştur. Karahanlılardaki devlet teşkilat ve telakkisi ile İslami geleneklarin karışımından ibarettir. Karahanlılar zamanında meydana getirilen eserlerden Kutadgu Bilik ve Divan-ı Lûgat-it-Türk gibi eserler zamanımıza kadar intikal etmiştir. Bu kitapların Türk dili ve edebiyatı bakımından önemi büyüktür. İlk Müslüman Türk devletlerinin en kuvvetlisi olan Gazneliler’in (962-1183) merkezi sikleti daha ziyade Afganistan’da temerküz etmişti. Gazneliler; Maveraünnehir ve Horasan’dan başka Hindistan’ın kuzey kısımlarına sahip olmaları bakımından da ayrı bir hususiyet taşırlar. Gazneliler’in en meşhur hükümdarı olan Mahmut, Hindistan’a yaptığı seferler neticesinde İslamiyet’in ilk defa bu ülkeye girmesini temin etmiştir. İslamiyet’i Hindistan’a ilk defa sokmuş olan Gazneli Mahmut zamanında Gazne şehir ilim ve sanat adamlarının toplanma yeri olarak da şöhret kazanmıştır. Abbasiler zamanında Türkler mühim vilayetlere vali tayin edildikleri zaman mahiyetlerinde Türklerden asker ve köleler bulundururlardı. İşte bu suretle Mısır’da valilik eden Tulunoğlu Ahmet etrafındaki Türk unsuruna istinat etmek suretiyle müstakil bir devlet kurmuştur. Böylece Mısır’da Türk devletleri faslının açılması na sebep olan Tuluoğlu Ahmed’in kurduğu devlet, kendisine nispet edilerek Tuluoğlulları adını taşımaktadır. Tulunoğlulları devleti (868-905) pek uzun ömürlü olmamakla beraber Mısır’da Türk devletleri için ilk zemini hazırladığı için mühimdir. Nitekim Tuluoğullarının yıkılmasından kısa bir zaman sonra Mısır’da ikinci bir Türk devleti daha kurulmuştur ki bu devlet Ihşitler (935-969) devletidir. Mısırdaki ilk Türk devletine Abbasiler, ikincisine de Kuzey Afrika’da teşekkül etmiş olan Fatımîler son vermiştir.
Müslüman Türk devlerinden birisi de Hazar denizinin güney ve doğu çevresi ile Maveraünnehir bölgesinde kurulmuş olan Harizmşahlar devletidir. Miladi dördüncü asırdan beri Harzem kıtasında hakim olan sülaleye Harizmşahlar denilmekte idi. İslam istilası vukubulunca Harizmşahlar sülalesi, Emevilere, Abbasilere, daha sonra da Samanoğullarına tabi olarak devam etti. Fakat Harizmşahlar on birinci asrın sonlarına doğru kudretlerini gösterdiler. Harizmşahlar devleti 1077 den 1231 yılına kadar devam etti. Moğol istilası İran’a kadar uzanınca bu devlet Moğollar tarafından yıkıldı.
Büyük Selçuklu İmparatorluğu kurulup da Maveraünnehir’de Anadolu’nun batısına kadar uzanan topraklar Türk idaresinde birleştirilince Türkler için yerleştirilecek yeni ülkeler ortaya çıkmıştı. Bu sebeple, Tükler İran üzerinden Irak, Suriye ve Anadolu’ya doğru ilerleyip bu topraklara yerleştiler. Selçuklu İmparatorluğu yıkılınca onun mirası üzerinde irili ufaklı birtakım Türk devletleri kuruldu. Bu küçük devletler zamanla arazilerini genişlettiler. İşte bu arada da Mısır’da da, ikinci defa Türk devletleri faslı açıldı. Musul atabeyi Nureddin Mahmud’un ileri gelen amirlerinden Eyyuboğlu Selahattin tarafından tesis edilen Eyyubi devleti (1174-1250) Mısır’da yedi asır devam edecek Türk idaresi için başlangıç teşkil etmiştir. Eyyubiler, Haçlılar’a karşı Suriye ve Mısır’ı müdafaa etmeleri bakımından da tarihte önem taşırlar.
Eyyubilerden sonra Mısır’da kurulan Türk devletlerinden ikincisi Kölemenler devletidir. 1250 yılından, Osmanlıların 1517’de Mısır’ı fetihlerine kadar devam etmiştir. Kölemenler devleti kuvvetli zamanlarında yalnız Mısır’a değil, Filistin ve Suriye’ye, Hicaz’a, Mısır’ın güneyinde Nubi kıtasına kadar hükmetmiştir.

KAYNAK: http://www.ttk.gov.tr/ ( türk tarih kurumu)

türk tarihi

OSMANLI TARİHİNE GİRİŞ
Türklerin Anavatanı ve Göçleri
Binlerce yıllık tarih sayfaları karıştırılacak olursa; insanlığın kendini tanımaya ve gelecek günlere intikal edecek eserler bırakmaya başladığı zamanlardan itibaren, Türk kavminin, yakın ve uzak çevresinde tarihin her çağında mühim roller oynadığı, tarih devirlerini kapayıp yeni ve daha ileri devirler le insanlık âleminde geniş ufukların açılmasına sebep ve âmil olduğu görülür.
Milletimize bin beş yüz seneden beri alem olan Türk ismi söylenmeden çok önce de ırkımıza mensup insan toplulukları dünya medeniyetinin temel¬lerine en yapıcı ve zengin harcı koymuşlar, bilhassa İslâmiyet'i kabulden sonra da yeryüzünde Hak dininin en fedakâr koruyucusu, eşsiz ve kahraman alemdarı, asil mücahidi olmuşlardır.
Türklüğün anavatanı haşin tabiat şartlarına malik olduğu için, Türk kavmi zaman zaman anavatanından dışarılara taşmış, kendi öz yurdundan başka topraklar üzerinde de dünya tarihine müessir olmuştur. Anayurt, asırlar boyunca, yakın veya uzak ülkelere, mütemadiyen göç kafileleri halinde Türk ırkından insanlar çıkaran tükenmez bir kaynak saha vazifesini görmüştür.
Anayurt Orta Asya'dan gelen Türklerin kurdukları en son devlet «Osmanlı devleti» dir. Bu kitapta Türk devletleri içinde en uzun ömürlüsü ve diğer Türk devletlerinden daha ziyade dünya tarihine müessir olan Osmanlı devletinin tarihini gözden geçireceğiz.
Fakat menşe ve bağlantı bakımından kısaca da olsa daha eski devirlerdeki Türk devletlerini ve faaliyetlerini de tetkik etmemiz icabeder.
ANAVATAN
Türk kavminin anavatanı Orta Asya'dır. Anavatan toprakları Hazar denizinden Kingan dağlarına, kuzeyde Sibir ovalarından, güneyde Pamir yaylasına, Karanlık dağlar, Altın dağları ve Çin'in kuzey eyaletlerine kadar uzanır. Bu geniş sahada Türklüğün en eski ve kalabalık olarak kaynaştığı yer Hazar denizi ile Balkaş gölü arasıdır. Denizlerden çok uzaklarda kalan Orta Asya'nın iklimi sert ve haşindir. Yüksek dağlar, derin vadiler, uçsuz bucaksız bozkırlar ve çöller Asya'nın bu iç kısmının mühim parçasını kaplarlar. Şehirler kurmaya ve nispeten kalabalık nüfusu beslemeye müsait arazi Aral gölüne dökülen Amuderya (Öküz) ve Siriderya (İnci) ırmakları ile Balkaş gölüne dökülen ırmaklar havzasında, ve biraz da Tanrı ve Altay dağları eteklerinde vardır.
Nehirlerden ve dağ eteklerinden uzaklaşınca geniş bozkırlar başlar.
GÖÇLERİşte bunun içindir ki, Türk kavmi, sert iklim, kısır topraklar ve haşin tabiat şartları karşısında çok defa Anayurt dışına taşmak ve göçlerle kendisine daha iyi topraklar edinmeye bakmak zorunda kalmıştır. Anayurttan zaman zaman kütleler halinde çıkan Türk kabileleri Çin'e, Hind'e, İran'a, Mezopotamya'ya, Mısır'a, Anadolu'ya ve Avrupa'nın doğusu ile Balkanlara ve Avrupa ortalarına kadar uzanmış ve gittikleri yerlerde muhtelif isimlerle devletler kurmuşlardır.
Orta Asya'nın iklim şartlarının zorlamasının yanında Türk kavminin benliğinde mevcut hareketliliğin de göçlere müessir olduğunu ayrıca hesaba katmak lâzımdır.
Diğer taraftan, Türklerin daima müstakil ve hâkim yaşamak hususundaki yaratılış kabiliyetinin dahi, böylece yayılarak kendilerine müstakil hayat sahaları temin etmelerinde âmil olduğu unutulmamalıdır.
TÜRKLERİN İSLAMİYETİ KABULDEN EVVELKİ DEVLETLERİ ve BATIYA YÜRÜYÜŞLERİTürkler, göçlerle çıktıkları anayurt dışında devletler kurdukları gibi anayurtta da birçok devletler kurmuşlardır. Bunların bilinen en eskisi Hun (Hiyung-nu) devletidir. Çin müverrihleri milâttan 2CC0 yıl evveline doğru Hunlardan bahsederlerse de Hun tarihinin asıl belirli safhası M. Ö. üçüncü asırdan başlamaktadır. Teoman ve Mete (M. Ö. 209 - 174) Hunların en meşhur hükümdarlarıdır. Çinliler meşhur Çin şeddini Hunların akınlarından korunmak için yapmışlardır.
Orta Asya'da kurulan ilk Türk devleti olan Hun İmparatorluğu Çinlilerin uğraşmaları sonunda önce ikiye ayrılmış, sonra yakılmıştır. Çinlilerin idaresini kabul etmeyen Hunlardan büyük kütleler batıya, Güney Rusya yolu ile Orta Avrupa'ya kadar gitmişlerdir. Batıya göç eden Hunların, bugünkü Macaristan'da devlet kurarak kuzey İtalya ve Fransa'ya doğru yaptıkları müthiş akınlar, ortaçağın başındaki büyük kavimler göçünün sebeplerinden başlıcasını teşkil eder. Büyük Hun imparatoru Attilâ aynı zamanda Türk tarihinin de en meşhur şahsiyetlerinden birisidir.
Avrupa'yı titreten büyük Hun imparatorluğunun yıkılışından sonra başka Türk şubeleri de aynen Hunların takip ettikleri yoldan Güney Rusya, Balkanlar ve hattâ Orta Avrupa'ya kadar inmişlerdir. Türklerin, Hunlardan sonra batıya ikinci yürüyüşü kabul edilen bu göçler, milâdi altıncı asırdan on birinci asra kadar devam etmiştir. Batıya ikinci yürüyüşü yapan Türk şubeleri Avarlar, Hazarlar, Bulgarlar, Macarlar, Peçenekler, Kumanlar ve Oğuz (Uz) lardır. Hunların akınları Avrupa'da nasıl derin akisler bırakmışsa; ikinci Türk yürüyüşünü yapan muhtelif Türk topluluklarının hareketleri de Avrupa'nın değişmesinde o derece müessir olmuştur.
Karadeniz kuzeyi ve Balkanlarda Türklerin akın ve devlet kurma faaliyetleri devam ederken bundan en ziyade endişe duyan Bizanslılardı. Onun için Bizanslılar Türklere karşı yalnızca kuvvet kullanmak değil, siyasî kombinezon ve entrikalarla Türklüğü yıpratmayı menfaatlerine daha uygun bulmuşlardır. Türkleri birbirine düşürmek, bâzı Türk şubelerini diğerlerinden ayırarak muhtelif vaitlerle başka yerlere yerleştirmek, Türklerin arasına Hıristiyanlığı sokarak kendi taraflarına kazanmak suretiyle tehlikeyi hafifletip atlatmaya çalışmışlardır. Bizanslılar bu siyasetlerinde muvaffak olduklarından, batıya ikinci yürüyüşü yapan Türk şubelerinden bir kısmının hıristiyanlaşması, bir kısmının Islav tesirinde kalarak Islavlaşması ve neticede yine Hıristiyanlaşması, bir çoklarının da yekdiğerinden uzak düşerek diğer milletler arasında eriyip kalması sebebiyle Türklük hayli kayba uğramıştır.
Türklerin anayurdu ve dünya büyük medeniyetlerine tesir sahaları: (1) Anayurt, (2) Orta Avrupa, (3) Ege, (4) Mısır, (5) Eti, (6) Sümer, (7) İran, (8) Hind, (9) Çin


Hunlar, daha sonra da Avarlar, Hazarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Peçenekler, Kumanlar ve Oğuz (Uz) lar Avrupa'ya göç ve akın hareketlerin de bulunurken Orta Asya elbette boşalmış değildi. Türklüğün Anayurdu olan Orta Asya yine en büyük Türk kütlelerini sinesinde barındırıyordu. Zaten ta eski çağdan zamanımıza kadar olan Türk tarihi toplu şekilde gözden geçirilecek olursa, batıya gitmek üzere Orta Asya’dan ayrılan Türklerden Hazar denizi kuzey yolunu seçenlerinin istikballeri Türklük bakımından pek parlak olmamıştır. Türk kavminin devamlılığını temin edenler, Orta Asya’da yaşamakta devam edenlerle Hazar denizinin güneyindeki yolu takip ederek batıya ilerleyenler olmuştur.
Orhon Kitabeleri: Gök Türk hakanı Bilge’nin zamanını anlatan bu kitabelerin birincisi 620, sonuncusu 635 tarihinde Orhon nehri kenarına dikilmişlerdir.
Asya'da büyük Hun imparatorluğundan sonra kurulan Türk devletlerinden birisi de Gök Türk İmparatorluğudur. Gök Türklerin, eski Türk tarihi bakımından ehemmiyetleri büyüktür, ilk defa «Türk» adı söylenmek suretiyle kurulan ilk Türk devlet budur. Ayrıca bugün için bilinen en eski Türk kitabeleri de Gök Türklerden kalmıştır.
Orta Asya'daki Türkleri tek bir idare altında toplamaya muvaffak olan Gök Türk imparatorluğu (552 - 659) Çinlilerin Türk beylerini birbirine düşürmesi ve mütemadi hücumları yüzünden pek uzun ömürlü olamamışsa da, Kutluk Han ismindeki bir kahramanın gayretiyle Gök Türk devleti yeniden kurulmuş (681 - 745) ve bir müddet daha devam etmiştir.
Orhon Kitabelerinden bir yazı: Bu kitabelerin en mühim parçasında şöyle dinilmektedir.”Ey Türk, Oğuz beyleri, milleti işitin, yukarıda mavi gök çökmezse, aşağıda yağız toprak delinmezse senin ilini, senin töreni kim boğabilir? ”
Karluk Türkleri ile birleşip Kutluk devletini yıkarak ayrı bir devlet kuran Uygurların da Türk medeniyeti tarihinde mühim rolleri vardır. Uygur yazısı diye isimlendirdiğimiz hususi bir yazıya sahip olan Uygurlar, medeniyet bakımından çok ilerlemiş vaziyette idiler.
Oğuzlara yol gösteren bozkurt (Ressamlarımızın vakayı temsil eden bir tablosu)
Asya'nın iç kısmında kurulan Türk devletlerini sayarken Akhunlar (Eftalitler) ve Türkeşleri de ayrıca hatırlamak lâzımdır.