türk tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2017 Perşembe

Türkiye Selçuklularının Yükselişi ve Devletin Kurumsallaşması

Türkiye Selçukluları

1071 yılında Bizanslılara karşı kazanılan Malazgirt zaferinin ardından Anadolu içlerine yapılan akınlarda bir çok Türk devleti kuruldu. Selçuklu hanedanından gelen Türkiye (Anadolu) Selçuklu Devleti bunlar içerisinde en önemlisi olarak 200 yılı aşkın süre hüküm sürmüştür. Prof. Dr. Mehmet Ersan, Osmanlı Devleti öncesi aynı coğrafyada hüküm süren Türkiye Selçuklularını 3 makaleden oluşan yazı dizisiyle anlatıyor. Bu makalede serinin ikincisi olarak Türkiye Selçuklu Devleti'nin kurumsallaşması ve yükseliş meselesi ele alınmaktadır.
BEYAZ TARİH \ MAKALE

Yükseliş Süreci


1071 yılında elde edilen Malazgirt zaferinin üzerinden henüz on yıl bile geçmeden Kutalmışoğlu Süleymanşah Kuzey Batı Anadolu’nun çok büyük bir bölümüne hâkim olmuş ve Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurup kısa süre içinde Bizans İmparatorluğu’nun iç işlerine müdahale edebilecek düzeyde bir askerî ve siyasî güç elde etmişti. Fakat önce onun Büyük Selçuklulara karşı giriştiği hâkimiyet mücadeleleri esnasında hayatını kaybetmesi, ardından da I. Haçlı Seferi’nin yarattığı olumsuz koşullar, Türkiye Selçuklularının siyasî anlamda bir krize girmelerine neden oldu. Hâkimiyet yıllarının önemli bir kısmını Haçlılarla mücadeleye harcayan ve Mateos’un, ölümü vesilesiyle kendisinden söz ederken, “Hıristiyanlar onun için büyük matem tuttular. Çünkü o her bakımdan çok iyi ve tatlı bir zattı” diye hayıflandığı I. Kılıçarslan tarafından devlet yeniden toparlansa da, Büyük Selçuklular karşısında bir türlü etkili olunamaması, Türkiye Selçuklularını yeniden yıkımın eşiğine getirdi. Fakat bu durum uzun sürmedi. Kılıçarslan’ın ardından hükümdar olan Şahinşah’ın dönemi, Türkiye Selçukluları açısından yeni bir yükseliş devrinin ateşleyicisi olacaktı. 
Sultan Kılıçarslan’ın ölümünü fırsat bilerek Selçuklulara karşı saldırıya geçen ve Anna Komnena’nın kayıtlarına bakılırsa “yeni doğmuş çocukları bile kaynar su kazanlarına atmaktan” bile çekinmeyecek düzeyde bir vahşet sergileyen Bizanslılara karşı kararlı bir direniş refleksi ortaya koyan Şahinşah zamanında Türkiye Selçukluları, kendilerini bölgesel bir güç haline getirecek olan sürecin tohumlarını attılar. Nitekim kayınpederi Danişmendli Emir Gazi’nin desteğiyle kardeşi Şahinşah’ı alaşağı eden ve ilk dönemlerinde kayınpederinin gözle görülür etkisi altında olan İzzeddîn Mesud’un dönemi, Türkiye Selçuklularını zirveye çıkaracak olan yolun taşlarının da döşendiği bir devir olarak tarihe geçti.
Hâkimiyetinin ilk dönemlerinde kayınpederinin güdümünde olsa da onun 1134 yılında vefat etmesinden sonra devlet üzerindeki Danişmendli sultasını kıran Sultan Mesud, kıvrak zekâsı ve siyasî pragmatizmi ile devleti ayağa kaldırmayı başarmış, Türkiye Selçuklularını güçlü bir devlet haline getirmişti. Zaman zaman ittifak edip zaman zaman mücadele ederek denge politikası takip ettiği Bizans İmparatorluğu’na karşı güçlü bir siyasî tavır benimsemiş, aldığı askerî ve siyasî tedbirlerle İmparator’un Türkleri Anadolu’dan sürme planlarından nihaî olarak vazgeçmesine giden süreçte önemli adımlar atmıştı. Ortaya koyduğu idare anlayışı ile tebaasını memnun ediyor, Müslim ve gayrimüslim herkesin gönlünü kazanıyordu. Örneğin onun döneminde Beyşehir gölündeki adalarda Selçuklulara bağlı olarak yaşayan Hıristiyanlar, Sultan’ın idaresinden memnun oldukları için,  bütün vaat ve çağrılarına rağmen Bizans İmparatoru II. Ioannes’in yanında yer almadılar. Hatta “bunlar akıllarını yitirmişçesine davrandılar: İmparatora küfürler savurdular. İmparatora açıkça karşı koydular”. Mesud döneminde Türkiye Selçukluları II. Haçlı Seferi’nin önünde bir set oluşturmuş, 1147 yılında Anadolu’ya yönelen Haçlı ordularını perişan ederek İslâm dünyasında meydana gelmesi muhtemel büyük bir yıkımın önüne geçmişlerdi. Selçukluların bu büyük başarısı ile Anadolu’nun artık “Romania” değil, “Türkiye” olduğu da tescil edilmişti.   
Kendisini “Türk, Ermeni ve Süryânîlerin büyük sultanı” veya “Rum, Ermeni, Frenk ve Şam memleketlerinin büyük sultanı” şeklinde tanımlayan II. Kılıçarslan’ın hâkimiyet dönemi (1155-1192), Türkiye Selçuklularının dış politika anlamında ciddî tehlikelere maruz kaldığı ve egemenlik mücadelesi verdiği bir dönem oldu. Başta Danişmendliler olmak üzere, Bizans’ın desteğini alan bölgedeki Müslüman-Türk siyasî teşekküller, kendilerine karşı bir ittifak tesis ettikleri Selçuklulara karşı Anadolu’da bir varlık sahası elde etmeye çalışıyorlardı. Fakat Sultan siyasî zekâsı ile devleti açısından tehdit oluşturabilecek olan bu durumun önüne geçmeyi başardı. Önce İstanbul’a giderek İmparator’un kendisine karşı birlik oluşturan Müslüman hükümdarlar ittifakından el çekmesini sağladı, ardından da bunları birer birer ortadan kaldırdı.
Sultan Kılıçarslan’ın kendisine karşı birlik oluşturan Türk ve Müslüman hükümetlerin hakkından gelerek kısa süre içerisinde Anadolu’da siyasî birliği tesis etme yolunda büyük adımlar atması İstanbul’u endişelendirmişti. Selçuklu karşıtı ittifaktan çekilerek müttefiklerin zayıflamasına sebebiyet vermekle kendi siyasî tutumu açısından nasıl bir hata yaptığını fark eden İmparator, Bizans tarihinin gördüğü en büyük ordulardan birini hazırlayarak harekete geçti. Tabir yerindeyse kendi eliyle Anadolu’yu kendilerine ikram ettiği Selçuklu Türklerinin hakkından gelecek, onları yarımadadan sürerek bölgeyi yeniden Bizans egemenliğinin altına sokacaktı. Planı buydu. Fakat işler planlandığı gibi gitmedi ve Selçuklular kalabalık Bizans ordusunu 1176 yılında Myriokephalon’da ağır bir bozguna uğrattılar. Tarihlerin, Malazgirt zaferinin ardından Selçukluların Bizans İmparatorluğu karşısında elde ettiği en büyük başarı olduğunu kaydettiği bu galibiyet, Selçukluların, Anadolu’nun yerli unsuru olduğunu kesin bir biçimde tescil eden çok önemli bir kazanımdı. Bu zafer ile birlikte Anadolu’daki siyasî ibre bir daha değişmemek üzere Türklerin lehine dönmüş, Bizanslıların, Türklerin Anadolu’dan çıkarılmasına yönelik istekleri gerçekleşmesi imkânsız bir hayal haline gelmişti. Bu olağanüstü zaferin ardından Bizans İmparatorluğu Selçuklu Türkleri karşısında geri çekilecek ve onlar karşısındaki siyasî tutumunu mevcut topraklarını muhafaza etmeye çalışmak olarak yeniden oluşturacaktı.     
II. Kılıçarslan Bizanslılara karşı elde ettiği Myriokephalon zaferi ile Türkiye Selçuklu iktidarını oldukça güçlü bir zemine kavuşturmuş olsa da, onun 1186 yılında ülkenin idaresini kadim Türk geleneği çerçevesinde 11 oğlu arasında paylaştırması devletin çalkantılı dönemler geçireceği bir aşamaya sürüklenmesine neden oldu. Kılıçarslan’ın hâkimiyet döneminin son yıllarına karşılık gelen bu çalkantılı evreye rağmen, Kudüs’ü ele geçirmek maksadıyla tertip edilen III. Haçlı Seferi ordularına 1190 yılında ağır kayıplar verdirilmiş ve genel anlamıyla Kılıçarslan’ın dönemine rengini veren genişleme ve gelişme karakteri muhafaza edilebilmişti. 
Babalarının vefatında sonra tahta çıkan kardeşi I. Keyhüsrev’i alaşağı ederek Selçuklu sultanı olan II. Süleymanşah’ın hâkimiyet dönemi, adeta Kılıçarslan’ın attığı temeller üzerine yükselen duvara yeni tuğlaların eklendiği bir zaman dilimi oldu. Bu dönemde ülke içerisinde siyasî bütünlük tesis edilmiş, ülke sınırları Kılıçarslan dönemindeki sınırları aşmış ve bütün bunlardan daha da önemlisi, taht kavgalarının önüne geçilebilmesini temin edebilecek yeni bir sistem arayışına gidilerek ülke idaresinin şehzadeler arasında pay edilmesi geleneğine son verilmişti. 
Süleymanşah’tan sonra kısa süre henüz çok küçük olan oğlu III. Kılıçarslan’ın sultanlık ettiği Selçuklu iktidarı, ileri gelen devlet adamlarının Keyhüsrev’i ikinci kez tahta çıkarmaları ile yeni bir atılım sürecine girdi. 1207 yılında Antalya’yı fetheden Selçuklular, Akdeniz’de bir liman kentine sahip oldular ve bu şekilde büyük ticari imkânlardan faydalanmaya başladılar. Venedik ve Kıbrıs ile yapılan ticari anlaşmalar, Selçuklu ülkesinde zarara uğrayan tacirlerin zararlarını karşılamayı amaçlayan bir tür sigorta sisteminin kurulması ve Anadolu’nun da bir parçasını teşkil ettiği ticari güzergâhların hareketlenmesi, Türkiye Selçuklularının ekonomik anlamda büyük kazanımlar elde etmesini sağladı. Bununla birlikte kısa süre içerisinde önemli başarılar elde eden Keyhüsrev Selçuklu tahtında uzun süre kalmayacak, 1211 yılında, 1204’de İstanbul’un Latinler tarafından işgal edilmesinden sonra İznik’te bir hanedan tesis etmiş olan Laskarislere karşı giriştiği mücadelede şehit düşerek yerini Keykavus’a bırakacaktı. 
Sultanlık sancağını devralan I. Keykavus (1211-1220), Selçuklu iktidarını daha yüksek noktalara taşıdı. 1214 yılında Sinop’u fethederek Selçuklulara Karadeniz’e açılan yeni bir liman kazandıran Keykavus, kısa süren saltanatı esnasında önemli işler başarmakla birlikte, 1218’de gerçekleşen Haleb seferinin başarısızlığından sorumlu tuttuğu devlet adamlarını bir eve kapatıp yaktırarak öldürdükten kısa bir süre sonra kapıldığı vicdan azabının da etkisiyle hayatını kaybedecek ve yerine Alâeddîn Keykubad geçecekti. Moğol istilasının Anadolu’nun kapılarına dayandığı bir dönemde tahta çıkan Sultan Alâeddîn, siyasî zekâsı ile Selçukluların uzun denilebilecek bir süre daha kudretli olmanın nimetlerinden faydalanmayı sürdürmesini temin edecekse de, tahta çıktığı dönemin genel durumundan dolayı belki de başka bir zaman olsa yapabileceklerinin çok büyük bir kısmını yapmaya güç yetiremeyecekti.  
Türkiye Selçuklularına her anlamda en parlak dönemlerini yaşatan Alâeddîn Keykubad talihsiz bir hükümdardı. 1220 ve 1237 yılları arasında, yirmi yıla yakın bir dönem devleti büyük bir başarı ile yönetse de, iktidarının kökleşmesi ve egemenlik sahasının daha geniş bir alana yayılması gibi esas meselelerden ziyade, Selçuklu varlığı açısından hayatî bir tehdide dönüşen Moğol ilerleyişine karşı nasıl tedbir alınabileceği sorununa odaklanmak zorunda kalmıştı. Bütün enerjisini buna harcadı. Kapsamlı bir inşâ, imalat ve tadilat faaliyetine girişen Sultan, Konya, Sivas ve Kayseri gibi merkezlerin kale ve surlarını adeta yeniden bina ederken Erzincan, Amasya ve Malatya gibi birçok merkezin de saldırılara karşı berkitilmesini sağladı. Tüm bunlarla meşgul olurken belki de Akdeniz’in en güzel kalesi olan Kalonoros’u (Alaiye) da fethetmiş ve buradaki tersaneyi ikmal ederek bir donanma merkezine dönüştürmüştü. Bu sırada etki alanları daralmış olup manevra kabiliyetleri sınırlanan 24 devlet adamını kendisine karşı suikast hazırlığı içerisinde oldukları için etkisiz hale getirmiş, Ermenilerden gelebilecek tehditlerin önüne geçebilmek için Kilikya Ermeni Krallığı’nın hareket kabiliyetini budamış ve bu şekilde hem iç politikada hem de dış politikada güçlü ve otoriter bir tavır ortaya koymuştu.
Sultan Alâeddîn’in başarıları bu kadarla sınırlı değildi. Bir yandan ülkesinin doğu ve güneydoğusunda fetihler yapmak ve savunma tertibatı almak için birlikler görevlendirirken, diğer yandan da Kırım’a bir donanma sevk ederek Selçuklu egemenliğini denizaşırı bir ülkeye taşıma başarısını göstermişti. Fakat hükümdarın göz dolduran başarıları ve giderek artan gücü karşısında endişelenenler de vardı. Kendi şahsî çıkarlarını devletin bekâsının önünde tuttukları görülen bu gibi kimseler, Sultan Alâeddîn’e daha fazla tahammül edemediler. Mutlak iktidara sahip bir sultanın kendi şahsî çıkarları için tehdit olduğunu düşünen, giderek bütün etki ve etkinliklerini yitireceklerini gören bazı bencil devlet adamları tarafından organize edilen bir suikast ile zehirlen Sultan şehit edildi. Genç sayılabilecek bir yaşta katledilen Sultan Alâeddîn Keykubad’ın devri Türkiye Selçuklularının en parlak dönemi olmakla birlikte, aynı zamanda son parlak dönemiydi. Onun ölümünden sonra devlet bir daha toparlanamayacak, 1243 yılında Moğollar karşısında yaşanan Kösedağ bozgunundaki utanç verici hezimetin ardından da Türkiye Selçukluları son derece trajik bir çöküş sürecine sürüklenecekti.                   

Kurumsallaşma Süreci


Türkiye Selçuklu Devleti, ortaçağın Türk-İslâm siyaset anlayışı içerisinde ortaya çıkmış bir devlet olup Büyük Selçukluların siyasal ve sosyokültürel halefiydi. Dolayısıyla, Türkiye Selçuklu kurumsallaşmasının, aynı zamanda Büyük Selçuklu kurumsallaşmasını da etkileyen ve Samanîler, Gazneliler ve Abbâsîler gibi geleneksel İslâm devletleri tarafından temsil edilen kurumsallaşma eğilimine mensup olduğu söylenebilir. Türkiye Selçukluları, kuşkusuz erken dönemlerden itibaren coğrafi özellikleri ya da hâkimiyet sahaları açısından kendine özgü bazı uygulamalara sahip olmakla birlikte, devlet teşkilatında model olarak önemli ölçüde Büyük Selçukluları benimsemişlerdi. Öyle ki, Moğol istilasının sosyal, siyasal ve ekonomik anlamda Selçukluları felç ettiği ve devlet mekanizmasında birtakım farklılaşmalara neden olduğu geç dönemde bile Büyük Selçuklu etkisi Anadolu’da yaşamaya devam ediyordu.    
Selçukluların, Selçuk Bey’in torunu ve Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’ın soyundan gelen kolunu temsil eden Türkiye Selçukluları tarafından kurulan devlet yapısının merkezî noktasında, tıpkı diğer Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi hükümdar bulunuyordu. Esasen Sultan I. Kılıçarslan döneminde sistematik bir yapıya bürünüp yaygın olarak kullanılmaya başlanmış olmakla birlikte, devletin kurucusu Süleymanşah’tan itibaren geleneksel hâkimiyet alametlerinin önemli bir kısmını da kullanan Türkiye Selçuklu hükümdarları “sultan” olarak anılıyor ve biliniyorlardı. Siyasî iktidarı uhdesinde bulunduran sultanın yanında, söz konusu iktidarın pratikteki uygulamasını icra edip idarî, askerî ve adlî işleri yürüten bürokratlar bulunuyor, böylece siyasî iktidar tavandan tabana doğru yayılıyordu. Hükümdarın etrafında örgütlenen yönetim mekanizması erken dönemlerde boy beylerinin etkisi altında olsa da, daha sonraki dönemlerde gulâm mekteplerinde yetiştirilen İranlı bürokratlar tarafından işletilecekti. Bunun yanında zaman içerisinde sultanlık makamı da her geçen gün daha güçlü, karmaşık ve gelişmiş bir hatta doğru ilerleyecek, Moğol istilasına kadar sistemli bir biçimde devam eden bu siyasal tekâmül, giderek daha fazla hâkimiyet alameti ile de desteklenen resmî bir protokol oluşmasına zemin hazırlayacaktı.   
Sultan Süleymanşah ile birlikte Anadolu’ya gelerek devletin kuruluş ve gelişimi esnasında belirleyici bir rol oynayan Türkmenler, erken dönemlerde devletin dayandığı en önemli unsuru teşkil etmekteydiler. Oğuz beyleri de üst yönetimde ağırlıklı idi. Fakat zaman içerisinde devletin kurumsallaşması ile bu ağırlık oranı değişmeye başladı. Ülke sınırlarının genişlemesi, yeni topraklarda hâkimiyet tesis edilmesi ve bu toprakların gerek asayişinin sağlanması gerek idarî ve malî idareleri ile ilgili gereksinim, eğitimli kadrolara ihtiyaç duyulması sonucunu doğurmuştu. Söz konusu ihtiyaç, devlet idaresine Türk olmayan unsurların da dâhil edilmesini gerekli kılmıştı. Yine yerleşikleşme ve yerleşik toplulukları kontrol altına alma gibi Türklerin esas itibarıyla yabancı oldukları sosyopolitik deneyimler, devletin bu anlamda da bir dönüşüme uğramasını zaruri hale getiriyordu. Daha önce Büyük Selçuklularda da yaşanmış olduğunu bildiğimiz idarî değişme sürecinin bu şekilde başlamış olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim devletin kurulmasından bir süre sonra eğitimli İranlıların Selçuklu devlet memurluklarında görülmeye başlanması ve özellikle Moğol istilası esnasında Anadolu’yu hedef alan göçler sonucunda Konya, Kayseri ve Sivas gibi önemli merkezlerde hatırı sayılı bir İranlı nüfusunun oluşması ve bunların zamanla devlet yönetiminde ağırlıklı bir konuma erişmeleri de bu durum ile yakından ilgilidir.
Türkiye Selçuklu bürokrasisinin sosyal anlamda çeşitlenmeye başlaması, bir yandan Selçuklu tebasının gayri-Türk ve gayri-Müslim unsurlarını yönetime dâhil ederek yönetimde çoğulculuğu temin etse de, diğer yandan Türklerin devlet kademelerinden uzaklaşması gibi bir sonucu doğurması açısından ilginç bir deneyimdi. Süleymanşah ile birlikte Anadolu’ya gelerek devlet kuran Türkmen beylerinin torunları, sistematik bir biçimde idarî kadrolardan uzaklaşmak zorunda kalıyorlardı. Bunun nedeni, her ne kadar “daha liyakatli” oldukları ya da işleri yürütecek eğitime sahip oldukları düşünülen Türk dışı unsurların sayıca artması olarak gösterilebilecekse de, esasında çok daha temel ve siyasal istikrar ile ilgili bir duruma işaret ediyordu. Devletin kurucusu olan Türkmenler, Selçuklu sultanına sadık olmakla birlikte, pek çok nedenden hareketle siyasî iradeye başkaldırma potansiyeline sahiptiler. Tahta geçmesi gerektiğine inandıkları bir şehzade ile hareket ederek merkezî hükümete isyan etmeye teşebbüs edebilir, sultanın düşmana karşı yürüttüğü bir siyaseti uygun bulmayarak itaatten çıkabilirlerdi. Bu açıdan değerlendirildiği zaman, onların, her şeylerini hükümdara borçlu olan farklı tebalara mensup (ve özellikle de gulam kökenli olan) diğer bürokratlara nazaran çok daha tehlikeli idiler. 
Türkiye Selçuklularının devlet kadrolarında yaşanan bu dönüşüm, sadece bürokrasi ile sınırlı kalmamıştı. II. Kılıçarslan döneminden itibaren, devletin kuruluş aşamasında ve erken dönemlerinde boy beylerinin liderliği altındaki Türkmenlerden meydana gelen ordu da söz konusu dönüşümden nasibini almıştı. Özellikle 1176 tarihinde meydana gelen Myriokephalon savaşı ve bu savaşı takip eden süreçte ortaya koydukları tutum dolayısıyla Türkmenler gözden düşmeye başlamış, Türkmenlerin dışında, gulâmlardan oluşan bir ordunun teşekkülüne gayret gösterilmişti. Bu şekilde tıpkı bürokraside olduğu gibi Türkiye Selçuklu ordusunda da çeşitlenme başlamış ve askerî teşkilat, gulâm ve iktâ birlikleri gibi daimî kuvvetler ile birlikte tabî hükümet kuvvetleri, ûc birlikleri, gönüllüler ve gerekli görülen durumlarda geçici olarak istihdam edilen ücretli askerlerin meydana getirdiği kara ordusu ile donanmadan meydana gelen yeni bir biçime kavuşmuştu. 
Sultanın şahsında tecessüm eden merkezden hareketle giderek genişleyen bir daire biçiminde piramit manzarası arz eden ve süreç içerisinde Türklerin etkinliklerini yitirerek yerlerini İranlı memurlara bırakmaya başladığını gördüğümüz idarî mekanizma, kuşkusuz bazı daire türü yapılardan meydana geliyordu. Devlet işlerinin görüşüldüğü ve karara bağlandığı merkez teşkilatı çerçevesinde ele alınması gereken bu yapılar; dîvân diye anılan ve belki de günümüz siyasetinde bakanlık denilince akla gelmekte olan şeyi karşılayan ve devamlı bir işbirliği içerisinde çalışan merkezlerdi. Ekonomik ve askerî konular başta olmak üzere, devlet idaresinin sorunsuz bir şekilde yürütülmesi için gerekli faaliyetleri yürüten bu merkezler (dîvânlar), Büyük Selçuklulardaki Dîvân-ı A’lâ’nın kurumsal karşılığı olup aynı isimle anılmasının yanında Dîvân-ı Saltanat ve Dîvân-ı Saray-ı Saltanat denilen büyük dîvâna bağlı olarak faaliyet gösterirlerdi. Bir tür bakanlar kurulu olarak nitelendirilmesi mümkün olan Dîvân-ı Saltanat, aralarındaki işbirliğini ve iş bölümünü organize ettiği diğer dîvânların denetimini yapar, sultan ile idare mekanizması arasındaki hayatî halkayı meydana getirirdi. Bir yandan sultandan devraldığı siyasal otoriteyi kurumlar arasında bölüştürür, diğer yandan da tebaanın sorunlarını idarî kurumlar üzerinden sultana taşırdı.

kaynak http://www.beyaztarih.com/

24 Ocak 2017 Salı

Osmanlı Soyu Kayılar

OSMANLILARIN ASLI
KAYILAR
Dünya tarihi seyrinin değişmesine tesir eden Büyük Osmanlı İmparatorluğunu kuranların; Oğuzların Kayı boyundan olduğu, bugün tahakkuk etmiş sayılmaktadır. Eski Osmanlı tarihleri ile yeni tetkikler, bunlara ilâveten tarih geleneği; Osmanlıları, Oğuzların Kayı boyuna mensup bulundukları neticesine götürmektedir.
Osmanlıların Anadolu'ya geldikleri zamanki aşiret devirleri ile devletin kurulduğu ilk zamanlara ait tarihleri hayli karışıktır. Bu devrelere ait tarihler sonradan kaleme alınmış eserler olduğu için, bâzı hususlarda kat'î hükümlere varabilmek üzere yeni tetkiklerin neticesini beklemek lâzımdır.
Osmanlıların aslına ve Kayılara dair son yapılan tetkikler Osmanlı devletini kurmuş olan ailenin, Oğuzların sağ kolu (Bozoklar) olan Gün Han kolunun Kayı boyundan olduğu hakikatim tarih geleneklerine uygun tarzda neticeye bağlarken; Kayılardan bahseden eski eserlere, Türk kabilelerinin İran'dan itibaren batıya doğru göç hareketlerine ve bilhassa Anadolu'da Kayı adını taşıyan köy isimlerinin yerlerine müsteniden, Kayıların Anadolu'ya gelişlerinin, Osmanlı tarihlerinin yazdıkları gibi on üçüncü asır ortalarında değil, Malazgirt harbini müteakip olduğu neticesine varmaktadır.
On beşinci asırda kaleme alınmış olan en eski Osmanlı tarihleri, Kayıların, Merv yakınındaki Mâhân şehrinde Süleyman Şah idaresinde yaşarken Moğol istilâsı üzerine batıya kaçarak Birinci Alâeddin Keykubat (1219-1236) zamanında Anadolu'ya geldiklerini bildirmektedir. Halbuki zamanımızın yeni tarih görüşünün ışığı altında, başka kaynaklara da istinat etmek suretiyle yapılan son incelemeler eski Osmanlı tarihlerinin bu ifadelerinin doğru olmadığını göstermektedir. Selçuklu hükümdarı Alp Aslan'ın 1071 Malazgirt zaferini müteakip, Selçuklular Anadolu'yu istilâya, daha doğrusu istilâ suretiyle Türkleştirmeye başladıkları sırada kendilerine bağlı birçok Türk aşiretini Anadolu'ya getirerek kısım kısım muhtelif yerlere yerleştirmişlerdir. Kayıların da bu arada Anadolu'nun bâzı yerlerine yerleştikleri muhakkaktır.
Tarih geleneklerine göre, Kayılar, Birinci Alâeddin Keykubat zamanında Ankara'nın batısındaki karacadağ mıntıkasına yerleştirilmiş bulunuyordu. Kayıların Karacadağ'a ne zaman yerleştirildiklerini kat'i şekilde tespite imkân olmamakla beraber, bunların on üçüncü asır ortalarında Karacadağ mıntıkasında bulundukları ve yine Kayılardan bir kısmının Söğüt ve Domaniç havalisine gelerek Osmanlı devletini kuranların çekirdeğini teşkil ettikleri tarihî bir hakikattir. Kayılar Söğüt havalisine geldikleri zaman reisleri Ertuğrul Beydi.

Kayı aşiretinin Süleyman Şah maiyetinde Anadolu’ya gelirken ilk Osmanlı tarihçilerine göre, takip ettiği yollar.
(Bu husustaki bilgiler metinde izah edilmiştir)
Türk tarih geleneğine ve Oğuzlardan bahseden eski kaynaklara nazaran, 24 Türk kabilesi arasında Kayıların mühim bir mevkii vardır. Yukarıdaki tabloda gösterilen 24 Oğuz boyu (kabilesi Oğuz efsanesine göre Oğuz Hanın altı oğlunun dörder oğlunu, yâni Oğuz Hanın 24 torununu göstermektedir. Bunlardan Kayı, Oğuz Hanın büyük oğlu Gün Hanın birinci oğludur.
Kayılardan bahseden en eski eser Kaşgarlı Mahmud'un «Divan-ı Lûgat-üt Türk» isimli eseridir. Kaşgarlı Mahmut bu boyun adını Kayığ şeklinde yazmaktadır. Reşideddin'in Camiüttevarih'inde Kayılara 24 Oğuz boyu arasında birinci mevki verilmiştir.

Osmanlıların Kayılara mensubiyetini kaydeden ilk eser ise; Yazıcıoğlu Ali'nin Selçuknâmesi'dir. Yazıcıoğlu Ali on beşinci asrın ilk yarısında yaşamış ve eserini İkinci Murat namına kaleme almıştır. Buna mukabil Ahmedî, Âşık paşazade, Oruç Bey ve anonim Tevarih-i Âl Osman'da Osmanlıların Kayılara mensubiyetinden pek bahsedilmez. İdrisi Bitlisi, Hasan Bayatî, Acem Hâmidî, Müneccimbaşı gibi müelliflerin Osmanlıların Kayılardan olduğunu kaydeden eserlerinin kaynağı Yazıcıoğlu Ali'nin Selçuknâmesi olması lâzımdır.
Okundan çıkmış yay ile iki ok şeklinde Kayı boyu damgasına ilk defa İkinci Murad'ın bâzı sikkelerinde rastlanmaktadır. Daha sonra bu damga Osmanlı hükümdarlarının yedi tasarruflarına geçen ve hazinelerine giren silâhlarına vurulmuştur. Bu hususta Hünernâme adlı eserde şu malûmatı bulmaktayız; «Oğuz neslinden olan Osmanlı Türkleri bu damgayı kabul ve Istablıâmirelerinde dahi bu şekil ile mamulunbihtir». Hünernâme bu şeklin Şahin mânasına geldiğini kaydettiği gibi diğer boyların da işaret ve mânalarını bildirmektedir. Bu kitap Osmanlı Türklerinin ceddinin Oğuz Türkleri olduğu malûmatını veren kıymetli bir mehazdır.
Ertuğrul Bey ve nesebi
Kayıların Söğüt ve Domaniç havalisine geldikleri sırada reisleri bulunan Ertuğrul Bey'in nesebi kat'i şekilde tespit edilememektedir. Kayıların Anadolu'ya geliş zamanları gibi, kimler idaresinde geldikleri de iyice bilinmemektedir. Zira, elimizde Osmanlı beyliğini kuran şahısları ilk yıllardan itibaren tanıtan vekayinameler tam değildir. Osmanlı tarihlerinin hemen hepsinin birbirinden ufak farklarla anlattıkları Süleyman Şah hâdisesi belirli bir kaynağa istinad etmemektedir. Onun için, Ertuğrul Bey'in babasından başlayarak nesebini şüpheye meydan vermeyecek tarzda tespit edebilmemiz, ancak yeni bulunacak vesikalara ve yapılacak ilmî tetkiklerin neticesine bağlıdır.
Ertuğrul ve Osman Bey zamanında yaşamış olan Rum müverrihleri ile Selçuklu vaka'nüvislerinin eserlerinde Ertuğrul Beyden hiç bahis yoktur. Kendisinden bahis olmadığı için tabii nesebinden de bahis olmayacaktır. Ertuğrul Bey'den bahseden eserler, onun ölümünden en az yüz sene sonra kaleme alınmışlardır. Ertuğrul'un ismine ilk defa Yıldırım Bayezid'in gazalarına iştirak etmiş olan Şemseddin Muhammedül Cezerî'nin Tarihül İslâm adlı kitabında rastlanır. Burada, Osman Bey'in Bilecik fethi anlatılırken babasının adı Erdukrul şeklinde kaydedilip geçilir. Ertuğrul Bey'in nesebini tesbite delil ve medar olabilecek en eski kayıtlara, on dördüncü asrın sonları ile on beşinci asrın başında yaşamış olan Şair Ahmedî'nin îskendernamesinde ve yine on beşinci asrın ilk yarısında yaşamış bulunan Yazıcızade Ali'nin Âl-i Selçuk tarihinde rastlanır. Yazıcızade bu eserinde Birinci Alâeddin Keykubat'tan bahsederken «Rum ucunu Kayı'dan Ertuğrul'a ve Gündüzalp ve Gökalp'e ısmarladı» demektedir. Bu ifadeden Gündüzalp'in, Ertuğrul'un babası olduğu neticesini çıkaranlar olduğu gibi, Ertuğruğrula nisbeti olmayan başka bir uc beyi olabileceğini tahmin edenler de vardır.
Fatih devri şairlerinden Enverî ve Fatihan son veziriazamı Karamanı Mehmet Paşa, Ertuğrul'un babasını Gündüzalp olarak zikrederler. Behçet-üt Tevarih sahibi Sükrullah'dan başlamak üzere İkinci Bayezit ve müteakip padişahlar zamanında yaşamış ilk Osmanlı tarihçilerinden Âşıkpaşazade, Oruç Bey, İdrisi Bitlisi, Neşrî, Lütfi Paşa, İbni Kemal, Hoca Sadeddin; Ertuğrul'un babasını Süleyman Şah diye kaydettikten sonra birbirinden ufak tefek farklarla Nuh Peygambere kadar giden bir şecere tanzim ederler.
Aşıkpaşazade, Oruç Bey ve Neşrî gibi müverrihlerden daha önce yaşamış bulunan Ahmedî, Yazıcızade Ali, Enverî, Karamanî Mehmet Paşa gibi kimselerin eserlerinde Gündüzalp ismine rastlandığına; mezkûr müverrihlerin Süley'man Şaha atfettikleri maceranın da yaşadığı işaret edilen devrin tarihî hâdiselerine pek tetabuk etmediğine göre; Ertuğrul'un babasının Süleyman Şah değil Gündüzalp olması daha kuvvetle muhtemeldir.
Âşıkpaşazade ve diğer ilk Osmanlı müverrihlerinin eserlerinde Kayıların Anadolu'ya gelişleri ve Ertuğrul Bey idaresinde Söğüt havalisine yerleşmeleri hulasaten şöyle anlatılmaktadır:
Emrinde bulunan kabileleri ile birlikte İran'da Mâhan şehrinde oturan Süleyman Şah bin Kaya-Alp Acem beylerinin tahrik ve teşviki neticesi batıya doğru hareket etmiştir.   Süleyman Şah Doğu Anadolu'ya girdiği zaman maiyetinde 50,000 göçebe Türk bulunmaktadır. Bunlarla Erzurum, Erzincan taraflarında dolaşmış, bâzı fütuhatta bulunmuş, göçebe Türkler dağlık arazide davarlarını 
barındıramadıkları için güneye inmiştir. Bu arada Süleyman Şah, Ca'ber kalesi önünde Fırat nehrini geçerken boğulmuş ve oraya defnedilmiştir. Halen burası Türk mezarı diye meşhurdur. Süleyman Şah'ın boğulması maiyetindeki-lerin dağılmalarına sebep olmuştur. Bunlardan bir grup Süleyman Şah'ın Sungur Tiğin, Gün Doğdu, Ertuğrul ve Dündar adın-daki oğullarının etrafında toplanmışlar ve Pasin ova-sındaki Sürmeliçukur'a gitmişlerdir. Bunlardan Gün Doğdu ve Sungur Tiğin oradan eski vatan-larına dönmüşler, Ertuğrul ise kardeşlerinden Dündar ve 400 kadar maiyeti ile Sürmeliçukur'da kalarak birçok cenklere iştirak etmiştir. Ertuğrul Bey o arada Saveci (Savcı) veya Sarubatı adındaki oğlunu Selçuklu sultanı Alâeddin Keykubad'a göndererek kabîlesi için bir yer istemiştir. Alâeddin Keykubat ona Söğüd'ü, Domaniç dağı, ve Ermeni Beli'ni vermiş; Ertuğrul da önce Ankara yakınındaki Karacadağ'a, sonra da kendisine yurt olarak verilen yerlere gelip yerleşmiştir.»
Kayıların reisi Ertuğrul Beye kışlak olarak Söğüt, yaylak olarak da Domaniç verilip de buralarda yerleşince huduttaki Kumlarla birtakım mücadelelerde bulunmuştur. Selçuklu Sultanı Üçüncü Gıyaseddin Keyhusrev (1264-1283) Cimri hâdisesinden sonra hududa geldiği zaman Ertuğrul Bey, sultanı selâmlayarak hediyelerini sunmuştur. Selçuklu sultanının 1279 senesine rastlayan bu ziyareti sırasında Ertuğrul Bey uçta aşiret beyi bulunmakta idi.
Osmanlı tarihlerinin çoğu Ertuğrul Beyin ölümünün 1281 yılında vaki olduğunu, öldüğü sırada 90 yaşını aşmış bulunduğunu kaydederler. Ertuğrul Beyin mezarı Söğüt'tedir.

kaynak :http://www.ttk.gov.tr/








Osmanlı Devleti kurulurken

OSMANLI DEVLETİ KURULURKEN BİZANS'IN VAZİYETİ

Osmanlı devletinin kurulup gelişmesini iyi kavrayabilmek için, Anadolu'nun o zamanki siyasî çehresini, kültür durumunu ve etnik vaziyetini tahlil edebilmek üzere Selçuklulardan itibaren Anadolu beyliklerini kısaca da olsa, tetkike nasıl lüzum varsa; aynı noktaların aydınlanması ve bilhassa Osmanlıların süratle gelişmelerinin sırrını kolaylıkla çözebilmek için de, Bizans'ın on üçüncü ve on dördüncü asırlardaki vaziyetini gözden geçirmek lazımdır.
Malazgirt meydan muharebesinden sonra (1071), Bizanslılar Anadolu'yu kaybetmeye başlamışlardı. Gerçi Bizanslılar, Malazgirt'ten sonra da Anadolu'nun Türkleşmesine mâni olmak için gayret sarfettilerse de, kudretleri böyle bir işe mâni olmaya kâfi değildi. Haçlı seferleri Türklerin Anadolu'ya tamamen yerleşmesine bir müddet mâni oldular. Haçlı seferleri Bizans için de pek hayır getirmedi. Zira bu seferler Bizans'ın da tahrip edilmesine ve idarenin 57 yıl müddetle Latinler eline geçmesine sebep oldu. Paleoloğ'ların gayretiyle 1261 de Bizans imparatorluğu yeniden kurulduğu zaman, imparatorluk her bakımdan zayıflamış, arazisi küçülmüş ve perişan hale düşmüştü.
İmparatorluk arazisi küçüldüğü, ve imparatorluğa asker veren ülkeler elden gittiği için Bizans'ın ordusu kalmamış gibiydi. Bizanslıların ordu dedikleri şey; çeşitli milletlerden ücretle toplanmış bir kalabalıktan ibaretti. Bizans, bu gayrı mütecanis asker topluluğunun maaşlarını da doğru dürüst veremiyordu. Kara ordusu böyleyken, tabii denizcilik de aynı perişan manzarayı gösteriyordu. Akdeniz'de bir kuvvet kesilen Venedik ve Cenevizliler, Ege'deki Bizans hâkimiyetini baltalıyor, Bizanslılar onların Ege ada ve kıyılarında yerleşmelerine mâni olamıyordu.
Mihael Paleólogos (1259-1282) Lâtin hükümetinin yerine Bizans imparatorluğunu bu perişan durum içinde yeniden tesis ederken; Anadolu'da, Bizans'ın lehine sayılacak hâdiseler cereyan etmekteydi. Anadolu Moğol istilâsına uğrayarak Selçuklu devleti İlhanlı nüfuzu altına düşerken Anadolu'daki Türk kudret ve vahdeti sarsılıyordu. Fakat Bizans'ın sosyal ve ahlâkî yapısı zayıflamış olduğundan, Anadolu'daki Türk idarî vahdetinin sarsıntı geçirmesinden faydalanamadı. İlhanlı hâkimiyeti neticesi Selçuklu devleti yıkılmaya yüz tutarken, yeni Türk devletleri doğup gelişmeye başladı. Zira Türklük Anadolu'ya dinî ve sivil mimarî şaheserleri, kültür müesseseleri, halk el sanatları ve ticareti ile öylesine yerleşmişti ki, Moğol istilâsı gibi asyaî hareketler, Anadolu Türklüğünü söndürmek surda dursun, Türklüğe yeni direnme ve bu direnmeye istinat ederek ileriye atılma heyecan ve cesareti verecekti.
Mihael Paleologos'tan sonraki İmparator İkinci Andronikos (1282-1328), bu vaziyet karşısında, Anadolu'yu siyasî nüfuzları altında tutmakta olan İlhanlılardan medet ummaya başladı. Bizans imparatoru, kızı olduğu söylenen Prenses Marya'yı, İlhanlı hükümdarı Gazan Mahmut Han'a zevce olarak vermek suretiyle onlardan yardım vaadi aldı, Marya yolda iken Gazan Han öldüğünden, Bizanslı Prenses Gazan Han'ın kardeşi Olcayto Han'a zevce oldu. Lâkin o, Bizans'ın yardım talebine önem vermediğinden imparatorun bu ümidi de suya düştü.
İkinci Andronikos İlhanlılardan yardım beklerken, Bizans'ın Anadolu hudutlarında kurulmuş bulunan Türk beylikleri her gün biraz daha imparatorluk arazisinden parçalar kopararak büyüyorlardı. Osman Beyin taze kuvvetleri bunların en başında geliyordu.
İmparator Andronikos doğudan gelecek yardımdan ümidini kesince, yüzünü batıya Hıristiyanlık dünyasına çevirdi. Ücretle tutulmuş insanlardan müteşekkil bir kalabalığı yardıma çağırdı. İspanya kiralı Ferdinand Dragon, Sicilya kiralı Şarl D'anju (Charles d'anjou) ile sulh imzalayınca, kendi hizmetinde kullandığı sekiz bin Katalonyalı askeri Bizans'a göndermişti (1302). Roje dö Flar ismindeki maceracı bir kumandanın emrinde bulunan bu sekiz bin Katalan, kumandanları gibi maceracı ve nizam dinlemeyen topluluktan ibaretti. Katalanlar İstanbul'a gelir gelmez önce Galata'daki Cenevizlilerle boğazlaşıp, onun arkasından Bizans halkını soymaya başlayınca, imparator bunları şehirden uzaklaştırmaya çalıştı. Anadolu'ya sevketmek üzere Kapıdağı'nda karaya çıkarttı.
Soygun ve macera harbinden başka bir şey yapmayan Katalanlar Anadolu'da Karesi ve Germiyanlı Türklerle çarpıştıktan sonra Kilikya'ya kadar gittiler; oradan dönüp yine soygun çarpışmaları yapa yapa batıya geldiler ve Rumeli'ye geçtiler. Reisleri Roje dö Flar, Edirne'ye giderek babası Andronikos ile birlikte İmparatorluk eden Mihael'e arzı tazimatta bulunmak isterken bir Alan tarafından öldürülünce, bundan muğber olan Katalanlar işi büsbütün azıttılar. Soygun ve tahriplerini artırdılar. Bir müddet Gelibolu'da tutunarak, intikam almak gayesiyle imparatorun topraklarına akınlar yaptılar. Sonra yine tahriplerle maceracı hareketlerine devam ederek Atina'ya kadar ilerlediler, orada bir hükümet kurdular.
Bu vaziyette imparatorun batıda yardım ümidi neticelenmiş olmayıp, ayrıca yeni belâların ortaya çıkmasına, sebep olmuştu. İmparatorluk arazisi dahilindeki halk vergi yükünden ezilir, derebeyi vaziyetindeki eyalet valileri ile memurların zulüm ve adaletsizliklerinden bezginlikleri artmakta devam ederken, Bizans merkezinde de siyasî krizler ve taht kavgaları sürüp gidiyordu. İmparator İkinci Andronikos, oğlu Mihael ile birlikte saltanat sürmekte iken, Mihael'in 1320 yılında ölmesi üzerine Mihael'in oğlu genç Andronikos büyük babası ihtiyar Andronikos ile taht kavgasına girişmiş, en sonunda saray nazırı Kantakuzen'in de yardımiyle 1328 de ihtiyar Andronikos'u hal' ederek Bizans tahtına oturmuştu.
Genç Andronikos, imparatorluğunu Anadolu ve Balkanlardan tehdit eden kuvvetlerle uğraşmak üzere faaliyete geçti. Balkanlar cihetinde Bulgar kiralının ileri hareketini durdurdu. Anadolu cihetinde Bursa'yı aldıktan sonra İznik'i kuşatan Orhan Bey ile muharebe etti. Balkanlardaki muvaffakiyetine rağmen Orhan Bey karşısında mağlup oldu. Yaralı vaziyette muharebe sahasından güçlükle sıyrılıp kurtulabildi (1330). Bunun arkasından İznik, İzmit gibi mühim merkezler Türklerin eline geçtikten sonra, Türkler Boğaziçi kıyılarına kadar sokuldular.
Bu sırada Balkanlarda Bizans için yeni bir tehlike daha belirmişti. Bu yeni tehlike Bizans başşehrini dahi almaya niyetlenen Sırp kiralı Istefan Duşan idi. Sırpların bu en kudretli krallarının arz ettiği tehlike karşısında Bizans İmparatoru Türklere yanaşmak ve onların dostluğundan faydalanmak istedi. İmparator genç Andronikos bu gaye ile Orhan Beye bir heyet yolladı. Fakat 1341 yılında ölümü Bizans merkezinde saltanat için yeni kavgaların doğmasına âmil oldu.
Andronikos'un küçük yaştaki oğlu Yuannis (Jan)e vasi tâyin edilen başvekil Kantakuzenos bir fırsatını bularak Dimetoka'da hükümdarlığını ilân etti. Lâkin Kantakuzenos'un imparatorluğu İstanbul ve Edirne'de kabul edilmedi. Edirneliler Bulgar kiralını yardıma çağırırken, tahtı elinden kaçırmak istemeyen Kantakuzenos da Sırp kiralı ile anlaşmak istedi; buna muvaffak olamayınca Aydınoğlu Gazi Umur Beye başvurdu. Umur Bey 32 gemi, 29 bin askerle yardıma geldi. Bulgarları Dimetoka'dan geriye attı. Umur Bey ertesi sene yine Rumeli'ye geçti ve Kantakuzenos'un rakiplerini tepeledi. Umur Bey Bizanslılara yardım için 1345 de üçüncü defa olarak Saruhan beyliği ile Karesi Oğullarının kuvvetleri de yanında bulunduğu halde Rumeli'ye geçmiş ve dostu Kantakuzen'in hasımlarını ezerek Bizans imparatoruna kıymetli yardımlarda bulunmuştur.
Umur Beyin bu üçüncü yardımından sonra Kantakuzenos, Umur Beyin tavsiyesiyle bundan böyle Orhan Gazi'den de yardım temin edip ona istinadetti. 1346 da kızı Teodora'yı Orhan Beye vererek dostluğunu akrabalık bağı ile takviye etti. Orhan Beyden ilk defa beş altı bin kişilik yardım kuvveti temin eden Kantakuzenos, Türk askerlerinin başarısı sayesinde, Yuannis'e karşı Rumeli'deki vaziyetini iyice kuvvetlendirdi. Rumeli'de emin ve hâkim vaziyete geçince Bizans'ı almaya karar verdi. Orhan Beyden aldığı kuvvetlerle beraber Bizans'ı kuşattı. Bir senelik kuşatma sonunda, şehirdeki taraftarlarının surlardaki bir kapıyı açmaları neticesi şehre dahil oldu. Nihayet Yuannis'le müştereken imparatorluğu kabul edildi.


Kantakuzenos, 1347 yılında damadı Orhan Gazi ile Üsküdar'da görüşmesini müteakip, Sırplara karşı kullanılmak üzere altı bin kişilik yardımcı Türk kuvveti temin etti. Kantakuzenos, sıkıntıya düşünce hemen Türklere başvurarak yardım kuvveti temin etmesine ve mevkiini Türklere medyun bulunmasına rağmen, Türklerin aleyhine çalışmaktan da asla geri durmadı. Hattâ Papaya müracaat ederek Türklere karşı bir Haçlı seferi yapılmasını dahi istedi ve bu mesele üzerinde hayli durup uğraştı.


Yuannis'le müşterek saltanatı sırasında Rumeli'de kullanılmak üzere iki üç defa daha Türklerden yardım kuvveti alan Kantakuzenos 1353 de asıl imparator Yuannis'i Bozcaada'ya sürerek hapsettirmişti. Aynı sene içinde Bizanslılara yardım için gittiği Rumeli'den dönen Orhan Gazinin büyük oğlu Süleyman Paşa, Gelibolu yarımadasındaki Çimpe kalesine bir miktar asker bırakmıştır. Türklerin Rumeli'de tutunması işte asıl bu tarihten itibaren başlamaktadır.
1354 de Türkler Gelibolu'yu alınca, imparator Kantakuzenos tehlikenin vehametini kavramış, Türkleri Rumeli'de tutunmaktan alıkoymak için Sırp ve Bulgarlardan yardım istemişse de muvafık cevap alamamıştır. Bu arada Yuannis Bozcaada'dan kaçmış, İstanbul'a gelerek şehirde bir ayaklanmaya sebep olmuştur. Ayaklanma sonunda Kantakuzenos tahtını kaybederken, Yuannis onun yerine Bizans'ın imparatorluk tahtına kuruluyordu (1355).
Birtaraftan Bizans merkezindeki taht kavgaları, öte taraftan da Anadolu'dan sonra Rumeli cihetinden de sıkışması, Bizanslı idarecileri şaşkına çevirmişti. Bizans'ın hasmı bir tane değildi; en başta fena idare ile taç kavgaları imparatorluğu her gün biraz daha çökertiyordu. Balkanlarda Sırp ve Bulgar tehlikesi, imparatorları sık sık Türklerden yardım ricasına mecbur ediyor, taç kavgaları devam ettikçe Türklerin Bizans üzerindeki nüfuz ve müdahaleleri o nispette artıyordu. Bütün bu hallerden ustaca istifade eden Türkler Balkanlarda adım adım ilerliyorlardı.
Türklerin Balkanlardaki ilerleyişi fazlalaşınca imparator yardım temin etmek için Avrupa'ya gitti. Avrupa dönüşü Macaristan'dan geçerken ziyaret ettiği Macar kiralına, yardım yapıldığı takdirde Katolikliği kabul edeceğini bildirdi. Macaristan'dan memleketine avdet ederken birçok sıkıntılar atlattı. İmparatorun bu vaadini gerek Bizans halkı gerekse Balkanlılar hoş karşılamıyordu. Balkanlılar mezhep değiştirmektense Türklerin dinî toleransından faydalanarak Türk idaresinde yaşamayı daha uygun buluyorlardı.
İmparator Beşinci Yuannis karısının ve tebaasının muhalefetine rağmen, kiliselerin birleşmesi işini görüşmek üzere Roma'ya gitti. Roma'da katolikliği resmen kabul etti (1369). Papa bir taraftan imparatorun katolikliği kabul ettiğini ilân ederken, aynı zamanda bütün Rum papaslarının da mezhep değiştirmek suretiyle imparatoru takip etmelerini tavsiye ediyordu. Fakat imparatorun katolikliği kabul etmesi Rum papasları üzerinde katoliklik lehine bir tesir yaratmadı. Bilâkis eskiden beri Katoliklerle Ortodokslar arasında mevcut olan mezhep münaferetini körükledi, Yuannis de Roma'dan ayrıldıktan sonra Avrupa'nın mühim merkezlerini dolaşarak pek çok yardım vaadi aldı ama bütün bu vaadler tamamen lâfta kaldı.
Bütün bu haller Türk muvaffakiyetini kolaylaştırmaktaydı. Batıdan istenen yardımdan kat'i şekilde ümit kesilince Bizans imparatorları Türklerle anlaşmaya mecbur oldular. Türklerin Balkanlardaki fütuhatını tanıdılar, hattâ Bizans'ta Türkler için bâzı haklar tanımak zorunda kaldılar. Maamafih fırsat düştükçe Türkler aleyhine açık veya gizli entrikalar çevirmekten geri durmadılar. Nihayet Balkanlarda da vaziyetlerini sağlamlaştıran Türkler Bizans'ı zapt etmek üzere kuşatma hareketlerine tevessül ettiler. 1402 Ankara harbi Bizanslılara rahat nefes aldırdı ama, Bizans artık o derece çökmüş, buna mukabil Türk devleti o kadar kuvvetli temeller üzerine bina edilmişti ki, neticede yıkılmaktan kurtulamadı.

20 Ocak 2017 Cuma

Anadolu Selçuklu Beylikleri

Anadolu’da durum:On üçüncü asrın ikinci yarısından itibaren ilhanlıların nüfuzu altına giren Anadolu Selçuklu devleti asrın sonlarına doğru ziyadesiyle zayıflamış, bir vali kadar hükmü kalmayan son hükümdar İkinci Gıyaseddin Mesud'un 1368 de ölümü ile tamamen ortadan kalkmıştır. Ayaklanma ihtimallerini göz önünde tutan Moğollar Selçuklu ailesine mensup prensleri öldürmüşler, nüfuzları altında bulunan toprakları, Anadolu Umumî Valiliği ismi altında toplayarak idaresini Moğol beylerinden birisine tevdi etmişlerdir.
İlhanlılar, Batı ve Güneybatı Anadolu'ya nüfuz edemediklerinden, buralardaki Türkmen beyleri küçük küçük devletler kurmuşlardı. Selçuklu devleti ismen son bulunca, bu beylikler daha fazla genişlemek için gayretler sarfına başladılar. Yalnız, İlhanlıların Anadolu umumi valilerinin en meşhuru olan Emir Çobanoğlu Demirtaş (Timurtaş) Bey Anadolu'yu tamamen Moğolların idaresi altına sokmaya çalıştı. İlhanlılara karşı bağlılıklarını kesen veya gevşeten Anadolu beyliklerini ortadan kaldırmak istediyse de emelinde muvaffak olamadı. Demirtaş Beyin ölümü Anadolu beyliklerine geniş nefes aldırdı.
İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han evlât bırakmadan 1335 de ölünce İlhanlı devleti son günlerini yaşamaya başlamıştı. O sırada İlhanlıların Anadolu valisi bulunan Türk asıllı Alâeddin Eretna Bey, İlhanlılardaki saltanat kavgalarından faydalanarak, merkezi Sivas olmak üzere bir devlet kurdu (1343). Böylece, Anadolu'nun doğu ve orta taraflarını içine alan İlhanlı nüfuz ve idaresi tamamen sona ererken Anadolu'daki beylikler için birbirlerine karşı daha serbest bir mücadele devresi açılmış oluyordu.
On dördüncü asrın ilk yarısında Anadolu'daki beylikler: Karaman, Germiyan, Menteşe, Hamit, Karesi, Aydın, Saruhan, Eşref, Candar ve Osmanoğulları idi. Orta Anadolu'nun bir kısmına sahip Eretna oğullarından başka Doğu Anadolu'da da ayrı beylik ve hükümetler teşekkül etti. Bu beylikler arasında, hususî beylik menfaatleri ve Anadolu birliğini kurma meselesi yüzünden çarpışmalar eksik olmadı. Nihayet Anadolu birliğini tesis Osmanoğullarına nasiboldu.
Karamanoğulları
Anadolu beylikleri içinde ilk kurulanı ve uzun ömürlüsü Karamanoğulları'dır. Beylikleri yeni kurulduğu sırada bile diğer beyliklerden daha geniş toprağa sahip olmaları çabuk gelişmelerine vesile olmuş ve kuvvetlenince de Selçukluların merkezi Konya'yı zapt etmeleri bakımından kendilerini Selçukluların vârisi addetmişlerdir.
Oğuzların Salur yahut da Afşar boyundan olan Karamanlıların Anadolu'ya ne zaman geldikleri kat'i şekilde belli değildir. Onların, Tuğrul Bey ile birlikte Anadolu'ya geldiklerini ve Tuğrul Beyin dönmesinden sonra burada kaldıklarını bildiren eserler olduğu gibi, Moğol istilâsından kaçmak suretiyle geldiklerini kaydeden kaynaklar da vardır. Karamanlıların Anadolu'daki yerleşmelerine ait kat'i tarih Birinci Alâeddin Keykubat zamanına rastlamaktadır. Alâeddin Keykubat Karamanlıları 1228 de Ermenak yöresine yerleştirmişti.
Karamanlıların ilk mühim tarihî şahsiyeti Kerimüddin Karaman'dır. Karamanlılar, başlarında Kerimüddin Karaman bulunduğu sırada dahi Konya üzerine hücumda bulunmuşlardır (1261). Oğlu Mehmet Bey, Karamanlıları daha fazla kuvvetlendirmiş, Selçukluların çekmekte oldukları sıkıntılardan faydalanmış, Mısır sultanı Beybars'la siyasî münasebetlerde dahi bulunmuştur. Mehmet Bey Konya'ya karşı hücuma geçerek şehri zapt etmiş, Selçuk tarihlerinde Cimri diye bahsedilen Siyavuş adında birini Selçuk hükümdarı ilân eylemiş (1277) ise de, sonradan Moğollar tarafından yenilerek öldürülmüştür.
Mehmet Beyden sonra gelen oğulları da Moğollarla mücadeleye devam etmişlerdir. İlhanlıların Anadolu valilerinin en kudretlisi olan Emir Çoban ile oğlu Demirtaş Beye bile boyun eğmemişler, fakat onların valilikleri sırasında da çok sıkıntılı devreler atlatmışlardır.
Emir Çobanoğlu Demirtaş Beyin Mısır'a kaçmasını müteakip rahat nefes alan Karamanoğulları, ülkelerini daha kolaylıkla genişletmeye koyulmuşlardır. Konya'ya kat'i şekilde sahip oluşları da Demirtaş Beyin Anadolu'dan uzaklaşmasından sonradır.
Osmanlılarla Karamanlılar arasında ilk münasebet Orhan Bey zamanına rastlamaktadır. Karaman hükümdarı Alâeddin Ali Bey Osmanlı hükümdarı Birinci Murad'ın kızı Nefise Sultan'la evlenmiş, iki devlet arasında akrabalık bağları teessüs etmişti. Akrabalık bağından en çok faydalanmaya çalışan Karamanlılardır. Bu bağa rağmen Alâeddin Ali Bey Osmanlı topraklarına tecavüzden geri durmamıştır.
Kayınpederine karşı tecavüzde bulunan Alâeddin Ali Bey kayınbiraderi olan Yıldırım Bayezit ile de iki defa muharebe etmiştir. Meşhur Akçay muharebesinde Yıldırım Bayezid'e yenilince Konya'ya kaçıp şehre kapanmış, fakat Konya Osmanlılar tarafından zapt edilerek kendisi öldürülmüştür (1398). Yıldırım Bayezit Konya'dan sonra, Karamanlıların daha önceki merkezleri olan Lârende (Karaman) kasabasını da zapt etmiş, Alâeddin Ali Beyin iki oğlunu Bursa'ya göndererek muhafaza altına almıştır. Böylece 1402 Ankara muharebesinin neticesine kadar Karaman ülkesine Osmanlılar sahip olmuşlardır.
Timur, Anadolu beylerine eski topraklarını iade edince Karamanoğulları da yine ülkelerine sahip olmuşlardır. Osmanlılar kendilerini toparlayınca Anadolu'da en mühim hasım olarak yine Karamanoğullarını bulmuşlardır. Osmanlılarla Karamanoğulları arasındaki mücadele Fatih Sultan Mehmet devrine kadar devam etmiştir.
GermiyanoğullarıAnadolu beyliklerinin kuvvetlilerindendir. Germiyan, bir Türkmen aşireti ismi olup bilâhare hem aile hem de devlet ismi haline geçmiştir. Beyliği kuran Germiyan aşireti, önce Malatya taraflarında bir müddet oturmuş, sonra Kütahya ve Denizli yöresine gelmiştir. Bunların ne zaman Kütahya'ya kat'i şekilde yerleştikleri bilinmemektedir. Yalnız 1283 yılından itibaren Germiyanlıların Kütahya'da kuvvetli nüfuzlar olduğu görülmektedir.
Germiyanlıların ilk reislerinden Ali-şir Bey ve onun oğlu Yakup Bey Selçukluların emirlerinden idi. Beyliği kuran Yakup Bey'dir. «Germiyan Sultan» unvanını alan Yakup Bey, beyliğini hayli kuvvetlendirmiş, Bizanslılarla muharebe etmek üzere, Aydınoğlu Mehmet Bey kumandasında sevkettiği kuvvet Ege sahillerine kadar inmiş, Ayasluğ ve Birgi'yi zapt etmiştir.
Yakup Bey'in ölümüyle yerine geçen oğlu Mehmet Bey Bizanslılardan Simav gölü çevresini zapt etmiştir. Mehmet Bey vefat edince, Germiyanlılara tâbi Aydınoğulları beyliği ayrılmıştır. Mehmet Bey'in oğlu olup Süleyman Şah veya Şah Çelebi diye anılan Germiyan hükûmdarı, Karamanoğullarının tazyikine maruz kaldığından, onlara mukabil komşusu Osmanlılarla anlaşmak istemiştir. Bu gaye ile kızı Devlet Hatun'u Birinci Murad'ın oğlu Yıldırım Bayezid'e vererek akrabalık bağı tesis etmiştir. Kızının çeyizi olarak merkezleri Kütahya ile birlikte Tavşanlı, Simav, Emed'i Osmanlı'lara terk edip kendisi Kula kasabasına çekilmiştir.
Birinci Kosova muharebesinde Sultan Murat şehit düşünce Osmanlıların sarsılacağına hükmeden Karamanoğulları ve Germiyanlılar Osmanlı topraklarına tecavüze kalkmışlardır. Bu sırada Germiyan hükümdarı olan ikinci Yakup Bey, evvelce çeyiz olarak terk edilen toprakları geri almaya başlamışsa da, Yıldırım gibi Anadolu'ya yetişen Bayezit Yakup Beyi yakalatarak Rumeli’de İpsala kalesine hapsetmiş ve bütün Germiyan ülkesini zapt etmiştir (1390).
Dokuz sene İpsala'da kalan Yakup Bey 1399 da bir yolunu bulup kaçmak imkânını elde etmiş, deniz yolu ile önce Suriye'ye, oradan da Timur'un yanına gitmiştir.
Ankara muharebesinden sonra öteki Anadolu beyleri gibi Yakup Bey de Osmanlıların eline geçmiş olan arazisine Timur'un emir ve müsaadesi ile sahip olmuştur. Timur'un yüksek hâkimiyetini tanımış, onun namına para kestirmiştir, ikinci Yakup Bey, yeğeni Çelebi Mehmet ve daha sonra İkinci Murat ile iyi geçinmiştir. Kendisinin erkek evlâdı olmadığından memleketini Osmanlılara vasiyet etmiştir. Böylece 1428 de ölümü ile Germiyan beyliği son bulup toprakları Osmanlılara intikal etmiştir.
Karesi BeyliğiBatı Anadolu'da kurulan beyliklerden olup merkezi Balıkesir idi. Beyliği kuran, Karesi Bey ile babası Kalem Beydir. Kalem Bey Melik Danişmend Gazi torunlarındandır. Anadolu Selçukluları Danişmendlilere nihayet verince, bu aileye mensup kimselerSelçukluların hizmetine girerek hudut mıntıkalarında uc kumandanlığı vazifeleri almışlardır. Selçuklular yıkılmak üzereyken uç kumandanlarından olan Karesi Bey de kendi adı ile anılan beyliği kurmuştur.
Karesi beyliği, Balıkesir ve çevresi ile birlikte Edremit ve Çanakkale'ye uzanan topraklara sahipti. Bunlar donanma da meydana getirmişlerdi. Osman Gazi'nin çağdaşı olan Karesi Bey'in ölüm tarihi kat'î şekilde belli olmamakla beraber 1325 ile 1330 yılları arasında öldüğü muhakkaktır. Onun ölümü ile Karesi beyliğinin iki oğlu arasında bölünmeye maruz kaldığı anlaşılmaktadır. Balıkesir ve çevresine Demirhan Bey, Bergama ve çevresine de Yahşi Bey hükmetmekte idi. Yahşi Bey 1341 ve 1342 senelerinde iki defa Gelibolu'ya donanma ile asker çıkarmış, fakat muvaffak olamayarak sonunda imparator Kantakuzenos ile anlaşmaya mecbur olmuştur. Osmanlılara komşu olan Demirhan Bey'in top -raklarının bir kısmının Osmanlılara geçtiği, maamafih Demirhan'ın oğlu olması muhtemel bulunan Süleyman Bey'in Çanakkale etrafında bir müddet daha tutunduğu anlaşılıyor.
Osmanlı vekayinameleri Karesi Beyin oğulları ile beyliğin topraklarını Osmanlılara geçişini başka türlü anlatırlar. Osmanlı kaynaklarına nazaran; Karesi Beyin oğlu Aclân Beydir, Aclân Bey, Osman ve Orhan Gazilerle iyi geçinmiş, oğlu Dursun Bey'i de Orhan Bey'in yanına göndermiştir. Aclân Bey 1335 veya 1337 de vefat edince yerine büyük oğlu geçmişti. Aclân Bey'in büyük oğlu Demirhan Bey geçimsiz ve kötü huylu bir adam olduğundan, halk meşhur bir şahsiyet olan Hacı İl Bey vasıtası ile Dursun Beyin hükümdarlığını istemiştir. Bunun üzerine Dursun Bey Orhan Gazi'ye müracaatla yardım talep etmiş ve yapılacak yardıma mukabil merkez Balıkesir hariç diğer yerlerin Osmanlılara terk edileceğini vaad etmiştir.
Orhan Bey ise yanına Dursun Bey'i alarak Balıkesir üzerine yürüyünce Demirhan Bey Bergama'ya kaçmıştır. Orhan Gazi, Dursun Bey'i, Hacı II Bey'le birlikte Bergama'ya göndermiştir. Fakat Bergama önünde Dursun Bey kaleden atılan bir okla ölmüş, Demirhan Bey ise yakalanarak Bursa'ya getirilmiştir. Böylece Karesi Beyliği de nihayet bulmuştur. Beyliğin nihayet buluşuna ait bir kaç tarih mevcutsa da, son Karesi topraklarının 1345 ile 1354 seneleri arasında Osmanlılara katılmış olması lâzım gelmektedir.
AydınoğullarıAydınoğulları beyliğini kuran Mehmet Bey'in babası Anadolu Selçuklularının emirülsevahili (amirali) Aydın Bey'dir. Aydınoğlu Mehmet Bey Germiyan hükümdarı Birinci Yakup Bey'in subaşısı idi.   Mehmet Bey, Menteşeoğullarına damat olan Sasa Bey ile birlikte hareket ederek sür'atli akınlarla Birgi, Ödemiş, Ayasluğ (Selçuk) ve Tire'yi zapt etmiştir. Mehmet Bey bilâhare Sasa Bey'i bertaraf ederek akın ve fetih hareketlerine yalnız başına devam etmiş, böylece kendi adı ile anılan bir beylik kurmaya muvaffak olmuştur. Beyliğin merkezi Birgi idi.
Mehmet Bey'in ikinci oğlu Umur Bey, daha babasının sağlığında kuvvetli bir donanma meydana getirmiş, bilgi ve cesaretle deniz harplerine girişmiştir. Mehmet Bey'in 1333 de ölümü üzerine beyliğin başına Umur Bey getirilmiş, kuvvetli donanmasiyle deniz harplerine devam etmiştir.
Sakız, Ağriboz adalarına, Mora ve Rumeli kıyılarına müthiş akınlar yapan Gazi Umur Bey Bizans'taki taht ve taç kavgalarına müdahale ederek dostu Kantakuzen'in imparatorluk tahtına oturabilmesini temin etmiştir.
Umur Beyin pervasız deniz seferlerinden canları yanıp göz açamayanlar nihayet birleşerek Umur Bey donanmasına hücum etmişlerdir. Papa, Venedik, Rodos ve Kıbrıs donanmalarından mürekkep müttefik donanması bu hücumda Umur Bey donanmasını yakmışlar, Sahil İzmir'ini de zapt etmişlerdir. Hıristiyanların bu ittifakına rağmen yılmayan Umur Bey İzmir'i geri almak için yaptığı çarpışmada şehit düşmüştür (1348).
Umur Bey'in ölümüyle yerine geçen büyük biraderi Hızır Bey onun azim ve cesaretine sahip olmadığından Hıristiyanlarla ağır bir muahede imzaladı. Neticede Aydınoğullarının deniz kuvveti de hiçe indi. Hızır Bey ölünce İsa Bey Aydınoğulları hükümdarı oldu. İsa Bey hem âlim, hem de ilim ve sanat adamlarının koruyucusu idi.
İsa Bey zamanında, Osmanlılarla Aydınoğulları çatıştılar. Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayezit, Karamanoğullarının teşviki neticesi kendi aleyhinde anlaştıklarını duyduğu Aydınoğulları üzerine hareket etti. İsa Bey mukavemet edemiyeceğini anladığından,    Yıldırım Bayezit Aydınoğulları arazisini harbsiz işgal etti (1390). Yıldırım Bayezit İsa Beyin kızı Hafsa Hatun'u kendisine nikâh ederek kayın pederine Tire tarafından biraz arazi bıraktı.
Timur'un 1402 Ankara muharebesinden sonra diğer Anadolu beylikleri gibi Aydınoğulları da yeniden ortaya çıktılar. İsa Bey'in oğlu Musa Bey ile onun oğlu Umur Bey (İkinci Umur Bey) Aydınoğullarının başında bulundular. Bu aileden olup daha çok İzmir oğlu Cüneyd Bey diye anılan Aydınoğulları hükümdarı Osmanlıları hayli uğraştırdı. Cüneyd Bey, Yıldırım Bayezid'in oğlu Emir Süleyman ile, Çelebi Sultan Mehmet ile, sonra da İkinci Murat'la mücadele etmiş, en sonunda da 1425 de yakalanarak idam edilmesiyle Aydınoğulları tamamen sona ermiştir.
Menteşe BeyliğiAnadolu'nun güneybatısında kurulmuş olan Menteşe beyliği, ismini yine Anadolu Selçuklularının emirülsevahili (amirali) olan Menteşe Beyden almıştır. Takriben 1300 tarihine doğru teşekkülünü tamamlamış olan Menteşe beyliği, kurucularının deniz yoluyla bu toprakları ele geçirdikleri bazı kaynaklarda yazılmışsa da, Muğla, Beçin, Milas ve Çine taraflarına da hâkim oldukları şüphesizdir.
1280 senesinde bir Menteşe beyinin Tralles yâni Aydın kasabasını kuşattığını, başka bir Menteşe beyinin de 1300 de Rodos adasını almak için şiddetli mücadelede bulunduğunu biliyoruz. O halde Menteşe beyliği on üçüncü asrın sonlarında güneydoğu Anadolu'da bilhassa denizcilik bakımından hatırı sayılır bir kuvvetti. Menteşe ailesi Rodos'u zapt için Aydınoğulları ile işbirliği de etmiştir.
Menteşe ailesinden Mes'ut ve Erhan Beylerle onun oğlu İbrahim Bey hakkında fazla bilgiye sahip değiliz, yalnız bunlardan Erhan Bey'in kuvvetli donanmaya malik olduğunu biliyoruz. 1354 ten önce ölen Erhan beyin Musa, Ahmet ve Mehmet Bey isimlerindeki oğulları arasında ihtilâflar vuku bulmuş, bu yüzden Menteşe beyliği parçalara ayrılmıştır. Bunlardan Mehmet Bey Balat (Milet) hükümdarı bulunurken 1390 da Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayezid'in hücumuna uğramış ve mağlûbolunca memleketinden kaçmış ve en sonunda Timur'un yanına kadar gitmiştir. Onun kaçmasiyle Menteşe beyliği toprakları Osmanlıların eline geçmiştir.
Ankara muharebesinden sonra Mehmet Bey, Timur'un himayesinde eski beyliğine sahip olmuştur. Onun ölümü ile Menteşe beyi olan oğlu İlyas Bey 1415 ten itibaren Osmanlıların nüfuz ve himayesini tanımıştır. İlyas Beyin oğlu Leys zamanında ise, Menteşe beyliğine tamamen son verilmiştir.
Menteşeoğulları, komşuları Aydınoğulları gibi denizci olmaları bakımından Anadolu beylikleri tarihinde mühim bir mevki işgal ederler.
Eşrefoğulları BeyliğiEşrefoğulları beyliği Beyşehir etrafında kurulmuştur. Beyliğin kurucusu Eşrefoğlu Süleyman Bey Selçukluların emirlerindendi. Süleyman Bey on üçüncü asrın sonlarında Selçuklu şehzadeleri arasındaki mücadelede mühim bir rol oynayarak kuvvetini göstermiştir.
Eşrefoğulları beyliğinin kurucusu olup, merkez edindiği Beyşehir'i imar ve ihya eden, hattâ bir zamanlar bu şehrin Süleyman Şehri diye anılmasında âmil olan Süleyman Bey 1301 yılma doğru ölmüş, yerine oğullarından Mubarizüddin Mehmet Bey geçmiştir. Mehmet Bey, Akşehir ve Bolvadin taraflarını zapt ederek Eşrefoğulları arazisinin genişlemesini temin etmiştir.
Mehmet Bey'in ölüm tarihi de babasınınki gibi kat'i şekilde malûm olmamakla beraber 13-20 den sonra öldüğü anlaşılmaktadır. Mehmet Bey'in oğlu, İkinci Süleyman Bey Eşrefoğulları hükümdarı bulunduğu sırada İlhanlıların Anadolu Valisi Demirtaş'ın yıkıcı darbelerine maruz kalmıştır. Demirtaş, 1325 yılında Süleyman Beyi mağlûp ve esir etmiş, sonra da Beyşehir gölüne atarak boğup öldürmüştür. Böylece Eşrefoğulları beyliği son bulmuştur. Daha sonra ilhanlı Valisi Demirtaş Mısır'a kaçıp da Anadolu beyleri rahat nefes alınca, Eşrefoğulları tekrardan tarih sahnesine çıkamamış, Eşrefoğullarına ait topraklar Karaman ve Hamitoğullarının eline geçmiştir.

CandaroğullarıAnadolu beylikleri arasında Karamanoğullarmdan sonra en uzun yaşayan bu beylik, Kastamonu ve çevresinde kurulmuştur. Sülâlenin altıncı hükümdarı İsfendiyar Bey'e nisbetle İsfendiyaroğulları diye de anılmaktadır.
Ailenin ilk reisi Şemseddin Yaman Candar, Selçuklu ümerasından olup, hizmetlerine karşılık Kastamonu ve etrafı kendisine verilmişti. Oğlu Süleyman Paşa Kastamonu'da bir beylik kurmaya muvaffak olmuştur. (1300), Bilâhare Sinop ve Safranbolu'yu da alarak kuvvetlenen Süleyman Paşa, bir müddet ilhanlılara itaat eder görünmüştür. Bu beyliğin tam müstakil hâle gelmesi, ilhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han'ın ölümünden sonraya rastlamaktadır.
Candaroğulları ile Osmanlılar arasındaki ilk münasebet Celâleddin Bayezit Bey zamanında başlamıştır. Osmanlı tarihlerinin Kötürüm Bayezit diye bahsettikleri Candaroğullarnıın bu hükümdarı sert ve haşin tabiatlı bir insandı. Kötürüm Bazeyid'in haşin tabiatı yüzünden Candaroğulları beyliği komşuları ile mütemadiyen anlaşmazlıklara düşmüştür. Kötürüm Bayezid'in İskender adındaki oğlunu veliaht tâyin edeceğinden kuşkulanan öteki oğlu Süleyman Paşa babasına karşı silâhlı muhalefete geçmiş bu arada Osmanlıların yardımını temin edebilmek için de Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa'nın kızı ile evlenmiştir. Osmanlıların yardımı sayesinde babası Kötürüm Bayezid'i Kastamonu'yu terke mecbur bırakmıştır. Kötürüm Bayezit Kastamonu'dan çıkıp Sinop'ta yerleşirken, oğlu da Kastamonu'ya hâkim vaziyete geçtiği cihetle, Candaroğulları ikiye ayrılmıştır.
Kötürüm Bayezit 1385 de ölünce oğlu İsfendiyar Bey, Candaroğullarnıın Sinop şubesi hükümdarı olmuştur. Önce Osmanlılarla iyi geçinen Süleyman Paşa (ikinci Süleyman Bey) bilâhare bu tavrını değiştirdiğinden Yıldırım Bayezit ile çarpışmak zorunda kalmış, harp de yenilerek öldüğünden, Candaroğullarnıın Kastamonu şubesi toprakları Osmanlılara geçmiştir (1392). Sinop şubesinin hükümdarı İsfendiyar Bey'in hâkimiyeti Sinop şehrinde devam etmiş, 1402 Ankara harbini müteakip ise, Timur'un müsaadesiyle İsfendiyar Bey Kastamonu'dan Samsun'a kadar Candaroğullarnıın eski topraklarına yeniden sahip olmuştur.
Ankara harbinin sarsıntıları atlatılmaya çalışılırken Çelebi Sultan Mehmet zamanından itibaren Candaroğulları ile Osmanlılar arasındaki mücadele yeniden başlamış, ikinci Murat zamanında yine çatışmalar olmuş, Fatih zamanında da Candaroğullarına nihayet verilmiştir (1461).
SaruhanoğullarıSaruhan beyliği, Türkmen beylerinden Saruhan Bey tarafından Manisa merkez olmak üzere eski Lidya kıtasında kurulmuştur. Beyliğin kuruluşu 1313 tarihine rastlamaktadır. Manisa’dan başka Menemen, Gördes, Nif, Turgutlu ve Demirci gibi kasabalarla sahilde bir miktar araziye sahip olan Saruhanoğulları denizcilikle de meşgul olmuşlardır. Saruhanoğulları, Naksos dukası, Sakız ve Foça Cenevizlileri ve Midilli beyleri ile yaptıkları deniz harplerinin sonunda, denizcilikle Aydınoğulları kadar kuvvetli olmamakla beraber bunlardan bazılarını vergiye bağlayacak kadar muvaffakiyet göstermişlerdir.
Beyliğin kurucusu Saruhan Bey ölünce yerine oğul İlyas Bey geçmiş (1346), o da ölünce İlyas Bey'in oğlu İshak Bey Saruhan beyi olmuştur (1364).
Osmanlılarla Saruhan oğulları arasında ilk münasebet ve mücadele Ihsak Bey'in oğlu Hızırşah Bey zamanında vuku bulmuştur. Murat Hüdavendigâr'ın Birinci Kosova muharebesinde şehit düşmesi üzerine, Osmanlılar aleyhine Karamanoğulları tarafından hazırlanan tertibe Saruhanoğulları da karışmışlardır. Lâkin Yıldırım Bayezit, sür'atli hareketiyle bunların birlikte iş görebilmelerine fırsat vermemiş ve Saruhan arazisini işgal ederek (1390) beyliğe son vermiştir.
Saruhan arazisi Osmanlılara geçince son hükümdar Hızırşah Bey önce Candaroğlu İsfendiyar Beyin yanına sonra da Timur'un yanına kaçmıştır. Ankara harbini müteakip, diğer Anadolu beyleri gibi Hızırşah Bey de memleketine sahip olmuş, hattâ Yıldırım'ın şehzadeleri arasındaki mücadeleye bile karışmıştır. Nihayet Çelebi Mehmet tarafından yakalanarak idam edilince, Saruhan beyliği ikinci defa olarak nihayete ermiştir.
HamidoğullarıEğridir merkez olmak üzere Uluborlu, Yalvaç ve daha sonraları Antalya'yı da içine alan Hamidoğulları beyliğinin kurucusu Feleküddin Dündar Bey'dir. Eğridiri imar ederek kendi adına nisbetle şehre Felekabad ismini veren Dündar Bey bu beyliği on üçüncü asrın son senelerinde kurmuştur. Dündar Beyin büyük babası Hamit, Selçuklular zamanında bu bölgeye yerleştirilen Türkmen aşiretlerinden birisinin reisi idi. Dündar Beyin mensup olduğu aşiretin büyük babasının ismiyle anılması da muhtemeldir. Hamit Beyin oğlu İlyas Bey Selçukluların göller havzası hududundaki uç beylerinden idi.
İlyas Bey'in oğlu Dündar Bey Hamidoğulları beyliğini kurduğu zaman ilk defa Uluborlu'yu, bilâhare de Eğridir'i merkez yapmıştır. Antalya şehri de Dündar Bey zamanında Hamidoğullarına bağlanmıştır; yalnız, Antalya'da Dündar Bey'in kardeşi Yunus Beyin sözü geçtiğinden Hamidoğulları beyligi Eğridir ve Antalya şubelerine ayrılmıştır.
İlhanlıların Anadolu valisi Demirtaş, Anadolu beyliklerini kaldırmak için harekete geçtiği zaman Demirtâş'a karşı duramayacağını anlayan Dündar Bey Antalya'ya kaçmıştır. Lâkin Antalya emiri bulunan yeğeni Mahmut Bey amcası Dündar Beyi Demirtâş'a teslim etmiş, o da Dündar'ı öldürtmüştür (1324).
Anadolu beylikleri için tehlike saçan İlhanlı Valisi Demirtaş Mısır'a kaçınca Dündar Bey'in oğlu Hızır Bey meydana çıkarak babasının mülkünün bir kısmını elde etmiş, onu müteakip Dündar'ın diğer oğlu İshak Bey Hamidoğulları beyliğinin idaresini elde ettiği gibi (1328) Eşref oğullarından arazi bile koparmıştır.
Osmanlılarla Hamidoğulları arasındaki münasebet Dündar Beyin diğer oğlu Mehmet Beyin torunlarından Kemaleddin Hüseyin Bey zamanında vuku bulmuştur. Osmanlı hükümdarı Birinci Murat, Kemaleddin Hüseyin Bey'i sıkıştırarak ülkesinin büyük bir kısmını satmaya mecbur bırakmıştır. Osmanlılar, Hamidoğullarına verdikleri 80,000 altın mukabilinde bu beyliğin topraklarından Yalvaç, Karaağaç, Beyşehir, Akşehir ve Seydişehir'e sahip olmuşlardır. Hüseyin Bey 1391 de ölünce arazisinin diğer kısımları Osmanlılarla Karamanlılara intikal etmiştir.
Hamidoğullarının Antalya şubesi eğridir şubesinden daha sonra yıkılmıştır. Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezit 1392 de Antalya'yı zapt ederek beyliğin bu şubesine de nihayet vermiş ise de, 1402 Ankara harbinden sonra Hamidoğullarının Antalya şubesi soyundan Osman Bey, Antalya hariç olmak üzere beyliğin topraklarının bir kısmını elde etmiştir. Antalya'yı zapt edebilmek için Karamanoğullarından yardım isteyen Osman Bey, Osmanlıların Antalya Sancak Bey'i tarafından merkezi Korkuteli'ne yapılan ani bir baskın neticesinde telef olmuş, Antalya'yı kuşatan Karamanoğlu Mehmet Bey de kaleden atılan bir gülle isabetiyle ölmüştür (1423).
Böylece Hamidoğularının son tutunma noktaları olan Korkuteli de Osmanlılara geçmiştir.
Eretna ve Kadı Burhaneddin hükümetleriBu iki hükümet, Selçuklular yıkılmak üzere iken veya yıkılmalarını müteakip hemen kurulan hükümetlerden olmadığı ve bunun için de Anadolu beylikleri sayılırken onların arasında zikredilmediği halde, Osmanlı tarihinin ilk devirlerinin iyi kavranabilmesi için kısaca gözden geçirilmeleri faydalı olacaktır.
Eretna beyliği, aslen bir Uygur Türkü olan Eretna Bey tarafından kurulmuştur. İlhanlıların Anadolu valisi Emir Çobanoğlu Demirtaş Mısır'a kaçtığı sırada Noyan unvanını haiz olan Alâeddin Eretna Beyi kendisine vekil bırakmıştı. Kurnaz ve müdebbir bir zat olan Eretna, Moğollara sadakat göstererek mevkiini muhafaza etmiş, İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han'ın ölümü ile baş gösteren saltanat kavgalarında da gayet kurnaz davranarak Anadolu valiliğini elinden kaçıracak bir hata işlememiştir. 1343 senesinde üzerine yürüyen Demirtaş'ın oğlu Küçük Şeyh Hasan'ı mağlûbedince istiklâl ve hükümdarlığını ilân eylemiştir. Böylece Erzurum, Sivas, Kayseri, Amasya, Ankara, Aksaray, Tokat şehirlerini içine alan Eretna hükümeti ortaya çıkmıştır.
Anadolu halkı Moğol tahakkümünden bizar olduğundan Alâeddin Eretna'nın iyi idaresi, hak ve adaleti tanıması geniş bir memnuniyet uyandırmış, halkı arasında «Köse Peygamber» diye maruf olmuştu.
Eretna 1352 de ölmüş, yerine geçen oğlu ve onu müteakiben de torunu zamanında valilerin nüfuzları artmaya, bunlara mukabil hükümdarların nüfuzları da azalmaya yüz tutmuştu. Eretna'nın torunu Ali Bey'in 1380 yılında ölümü üzerine, yedi yaşındaki oğlu hükümdar ilân edilmiştir. Fakat çocuğa vasi tâyin olunan Kadı Burhaneddin bir taraftan bu çocuğu hal' ederken öte yandan da Eretna beyliğinin en nüfuzlu ümerasından olan Hacı Şadgeldi'yi katlederek Eretna beyliğine son verip kendi hükümdarlığını ilân etmiştir (1381).
Eretna beyliği topraklarının mühim bir kısmını içine alan Kadı Burhaneddin'in hükümeti, hükümdarın cesur, zeki ve mücadeleci olmasına rağmen on yedi seneden fazla devam edememistir. Kadı Burhaneddin Karamanoğulları, Mısır memlûkleri ve Osmanlılar gibi kendisinden çok kuvvetli hasımlar karşısında kalmış, buna rağmen onlarla mücadele etmekten çekinmemiştir.
Âlim, fâzıl ve şair bir kimse olan Kadı Burhaneddin, Akkoyunlu devletinin kurucusu Karayölük Osman Beyle Divriği yakınlarında yaptığı bir harbde (1397) esir düşerek idam edilmiş, onun öldürülmesiyle hükümeti de sona ermiştir.

KAYNAK: http://www.ttk.gov.tr/ ( türk tarih kurumu)

Anadolu Selçukluları

ANADOLU SELÇUKLULARIBüyük Selçuklu sultanı Alp Aslan ile Bizans imparatoru Romanos Diogenis arasında vukubulan Malazgirt savaşı Anadolu'nun mukadderatında yeni bir devir yarattı. 1071 yılında Malazgirt zaferinin kıymetli bir meyvası halinde Türkler Anadolu'yu yeni vatanları halinde kazandılar. Gerçi Malazgirt savaşından bir sene evvel Selçuklu prensleri veya onlara bağlı Türk kumandanları emrindeki kuvvetler Anadolu'ya girmişler, bilhassa Doğu Anadolu topraklarını aşağı yukarı devamlı denecek derecede hâkimiyetleri altına almışlardı. Hattâ Konya'ya kadar uzanan Türk akını bile olmuştu. Fakat bunlara rağmen, Bizans kuvvetinin esaslı şekilde ezilerek Anadolu'nun Türklüğe açılması Malazgirt zaferi ile mümkün oldu.
Malazgirt savaşının yapıldığı 1071 yılında, zaferi müteakip Anadolu'da üç küçük Türk devletçiği teşekkül etti. Bunlar; Erzurum ve çevresinde Saltuklar, Erzincan etrafında Mengüçler; Sivas ve çevresinde Danişmendliler'dir. Anadolu'daki bu ilk Türk devletlerini kuranlar Alp Aslan'ın maiyetinde çalışmış emirlerdir. Alp Aslan onları Anadolu'da muayyen yerlerin fethine memur etmiş, bu beyler de fethettikleri topraklarda büyük sultana bağlı devletler kurmuşlardır. Bir ilâ bir buçuk asır kadar devam eden ve Anadolu'nun imarı ile kültürünün yükselmesinde büyük hizmetler ifa eden bu devletler, bir bakıma, Anadolu'da ilk Selçuklu feodalitesi telâkki edilmektedir. Anadolu Selçuklu devletinin kuvvetlenerek önce Danişmendileri, sonra Mengüçleri, en nihayet de Saltukları ortadan kaldırarak topraklarını ilhak etmesi, Anadolu'daki ilk Selçuk beyliklerinin nihayete ermesini sağlamıştır.
Anadolu'da geniş çapta fetihler yapan ve Anadolu Selçuklu devletim kuran Kutulmuşoğlu Süleyman'dır. Selçuk'un oğlu Arslan'ın oğlu Kutulmuş, Tuğrul Bey zamanında Anadolu fütuhatına iştirak etmiş, Doğu Anadolu'nun fethini bizzat kendisi başararak hayli kuvvetlenmişti. Kutulmuş, kuvvetine güvenerek Sultan Alp Aslan'a isyan etmiş, onunla yaptığı bir muharebede ölmüştü.
Bu isyan yüzünden Alp Aslan Kutulmuş'un oğlu Süleyman'ı Urfa ile Birecik mıntıkasında ikamete memur etti. Süleyman daha önce bu mıntıkaya yerleşmiş olan Türkmenler üzerinde yavaş yavaş otoritesini tesis ve tezyid etti. Alp Aslan'dan sonra Melikşah tahta geçince, Süleyman'ı Bizanslı'larla harbe ve Kızılırmak ötesindeki Bizans ülkelerinin fethine memur etti. Süleyman'a böyle bir vazife verirken Anadolu'daki bütün Türkmen kuvvetlerinin kumandanlığını da ona tevdi etti.
Bu sırada Anadolu'daki Bizans kumandan ve idarecileri arasındaki anlaşmazlıklar artmıştı. Büyük arazi sahiplerinin elinde âdeta bir köle hayatı yaşamakta olan halk, Bizans idaresinden pek memnun değildi. Türklerin fethettikleri ülkeler halkına hafif bir vergi tarhedip başka mükellefiyet yüklememeleri, ayrıca din ve mezhep hürriyeti de tanımaları, Türkleri onlara karşı amansız bir düşmandan daha başka türlü, hattâ âlicenap bile gösteriyordu.
Kutulmuşoğlu Süleyman Bizans'ın idare tarzını, bu idarenin zayıf taraflarını, Anadolu'da yaşayan halkın durumunu iyice kavramış olduğundan, fetih hareketlerinde bu bilgilerinden çok istifade etti. Süleyman, Anadolu'daki Bizans kumandanları arasındaki geçimsizlikten başka Bizans merkezindeki saltanat kavgalarından istifade fırsatını da kaçırmadı. Neticede Marmara yakınlarında İznik, Ege kıyılarında İzmir şehrine kadar mühim merkezleri zaptetti. İznik'i zaptedince burayı devletine merkez yaptı. İznik'in zapt ve merkez ittihazından bir sene sonra Anadolu Selçuklu devleti kurulmuş oldu (1077).
Bizans'ın zaafından istifade eden Süleyman fetihlerini batı istikametinde ilerletiyordu. Lâkin 1081 de Bizans tahtına geçen Aleksis Komnenos'un karışıklıklara son verip Bizans kuvvetlerini bir araya toplaması, Süleyman'ın batıda duraklamasına sebep oldu. Süleyman bu arada doğu işlerine alâka göstererek Antakya'yı zaptetti. Bilâhare Selçuklu prensleri arasında eksik olmayan kavgalara Süleyman da karıştı. Suriye Selçukluları hükümdarı Tutuşla yaptığı bir harbde mağlûboldu ve öldü.
Anadolu'nun fethi ve bu ülkenin Türklere açılmasında en büyük hizmeti ifa eden Süleyman'ın ölümü, Anadolu Selçuklu devletinin teşkilâtlanmasında bir kaç senelik gecikmeye sebep oldu. Mamafih onun ölümü üzerine Antakya'ya kadar gelen Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah, Anadolu ve Suriye işlerini düzene koydu ama, Süleyman'ın oğlu Kılıç Aslan'ı da beraberinde Irak'a götürdü.
Anadolu fâtihi Süleyman'ın zamansız ölümü ve oğlunun Irak'a götürülüp hapsedilmesi, Anadolu Türklüğünün yan başsız kalmasına, fütuhatın duraklamasına ve bu müddet zarfında da Bizans'ın rahat nefes almasına sebep oldu.
Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah'ın ölümünden (1092) sonra yerine geçen Berkyaruk, Kılıç Aslan'ı Anadolu'ya göndererek onu babasının fetihlerini devam ettirmeye memur edince; Anadolu Selçuklu devletinin temelleri daha kuvvetli şekilde atılmış oldu. Anadolu Selçuklu devletinin en kuvvetli ve değerli hükümdarlarından biri olan Kılıç Aslan, Berkyaruk'un ölümünden sonra (1104) onun yerine geçenleri metbu tanımıyarak istiklâlini ilân etti. İstiklâlini ilânla birlikte sultan unvanını alan Kılıç Aslan zamanında birinci Haçlı Seferi başlamıştı. Haçlılara karşı Anadolu'yu ve dolayısı ile İslâmiyet’i kahramanca müdafaa eden Kılıç Aslan'ın hayatı harbler ve mücadele ile geçmiştir. Bir taraftan haçlılar, öte taraftan Bizanslılarla çarpışmalar bu azimkar hükümdarı yıldırmadı Türkler de bu sırada Anadolu'da kesafet peyda ediyorlardı.
Birinci Kılıç Aslan'ın 1107 de İran ve Suriye Selçuklularına karşı yaptığı harbde mağlûbolması ve Habur çayında boğulması, Anadolu Selçuklularını yine sarstı. Yerine geçen oğlu Mesut (1116 -1156) bu sarsıntıya son vererek Kılıç Aslan'ın ölümünden istifadeye çalışan Bizanslıları mağlûbetmiye muvaffak oldu ama, onun arkasından ikinci Haçlı orduları ile uğraşmak zorunda kaldı. Haçlıları Tarsus geçitlerinde ve İçel dağlarında mahvetti.
Mesut'tan sonra hükümdar olan İkinci Kılıç Aslan Danişmendliler devletine nihayet vererek Anadolu'da Türk siyasi birliğini temin bakımından en büyük adımı atmış oldu. Yine bu hükümdar zamanında Bizanslılar ağır mağlûbiyetlere uğratılarak Bizans tecavüzünün kudreti kırıldı. Bundan sonra Anadolu Selçuk devleti için Bizans tehlikesi kalmamıştı. Gerçi İkinci Kılıç Aslan'dan sonra da Bizanslılarla birtakım çarpışmalar vuku buldu ise de, Bizanslılar artık Türkleri Anadolu'dan söküp atamayacaklarını, daha ziyade varlıklarını muhafaza için, tecavüz harbi değil müdafaa harbi yapmaları gerektiğini anladılar.
Anadolu Selçuklu devletinin en parlak devri Birinci Alâeddin Keykubat zamanına (1219-1236) rastlar, iyi bir idare adamı, tedbirli bir kumandan, mahir bir diplomat olan Alâeddin, devletini yükseltmek için hiçbir fırsatı kaçırmadı. Akdeniz kıyısındaki Kandelor şehrini zapt ederek ismini Alâiye'ye çevirdi ve kendisine kışlık merkez yaptı. Selçuklu devletinin arazisini Erzurum'a kadar genişletti. O sırada hayli kuvvetli bir devlet olan Eyyûbîlerle yaptığı harbi bile kazandı. Lâkin ustaca bir politika kullanarak Eyyûbîlerle dostluğu yeniden tesis etti. Hattâ Eyyûbîlerle birleşerek Harizmşahlar hükümdarı Celâleddin'e karşı Erzincan'da mühim bir zafer kazandı.
O sırada Moğol orduları Harizmşahlar devletinin topraklarına girmeye, neticede Harizmşahlar devleti yıkılmaya, muhtelif kumandanlar idaresindeki Harizmli Türkler etrafa dağılmaya başlamışlardı. Alâeddin bu Türklerden bir çoğunu ülkesinin doğu hudutlarına yerleştirdi. Böylece hem Anadolu'nun müdafaası, hem de Anadolu Türklüğünün kesafet peyda etmesi bakımından isabetli icraatta bulunmuş oluyordu.
On üçüncü asrın ilk yıllarından itibaren Selçuklu devletinin kemal devrine ulaşması ile Anadolu yollar, hastaneler, camiler, türbeler, medreseler, kütüphaneler, hanlar, kervansaraylar, hamamlar, çeşmeler, köprüler inşa olunarak imar edilmiş, Türk kültürü tam mânasiyle bu topraklarda yerleşip gelişmiş; halk huzur ve refaha kavuşmuştu. Lâkin Birinci Alâeddin Keykubat'ın ölümünden bir müddet sonra beliren Moğol tehlikesi, Selçuklu devletinin parlaklığının sönmesine sebep oldu. Selçuklu sultanı İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev idaresindeki ordu 1243 de Kösedağ harbinde Mogollara yenilince, Anadolu Selçuklu devleti Moğolların himayesi altına düştü. Bu tarihten sonra Selçuklular bir daha bellerini doğrultup eski hallerini bulamadılar. Devlet 1308 de tamamen yıkılıncaya kadar İlhanlı himayesi devam etti.
Mamafih İlhanlı himayesine rağmen Anadolu'daki karışıklıklar bitip tükenmedi. İlhanlılara karşı kıyamlar; onların mukabil tenkilleri; Selçuklu ailesinin taht kavgaları Anadolu'da hayli tahribata ve insan öldürülmesine sebep oldu. Bütün bunlara rağmen İlhanlıların Anadolu'daki nüfuz sahaları Doğu ve Orta Anadolu'ya münhasır kalıyordu. Bundan faydalanan Türkmen beyleri Karaman havalisinde ve Batı Anadolu'da birtakım küçük devletler kurmuşlardı. Böylece Anadolu'da «Beylikler devri» açılmış ve Osmanlılar tarafından bir bayrak altında toplanmaya kadar Anadolu'nun siyasî birliği bozulmuştur.
Anadolu Selçuklu devleti, Büyük Selçukluların Anadolu'daki parçası ve devamı olduklarından devlet teşkilâtı bakımından Büyük Selçukluların sistemini devam ve inkişaf ettirmişlerdir. Seyhun boylarından Ege kıyılarına, Hicaz'dan Kafkasya'ya kadar uzanan ülkelerde İslâm vahdetini tesis etmiş olan Büyük Selçuklular İslâm mezhepleri içinde Sünniliği kabul ederek, İslâmiyet’in ve Türklüğün Anadolu'da yayılmasında da en büyük rolü oynadılar.
Anadolu Selçukluları ise, Anadolu'yu Türkler için ebedî bir vatan haline getirmişler, Bizans hâkimiyetini Marmara kıyılarına kadar geriletip, Anadolu'yu Türk halkı ve kültürü ile bezemişlerdir. İslâmiyet’in kalkanı halinde Haçlılara göğüs geren ve İslâmiyet’in Ege ve Akdeniz kıyılarında gerilemesine kanları pahasına mâni olan Selçuklulardır.

KAYNAK: http://www.ttk.gov.tr/ ( türk tarih kurumu)